“Benim gibi olursan bilirsin”

İktisâdî ve siyasî karışıklıklarla çalkalanan bir dünyada yaşayan insanoğlu, belâların belâsı, musibetlerin musibeti, insanların acı acı dert yandığı her problemin kaynağı olan “iman ve ahlâk buhranı” geçirmektedir.

Birey, toplum, devlet ve hatta dünya çapında sorunlarla karşılaşmamıza sebep olan tek şey ise, ahlâktır. Bütün mesele parti ve hükümetlerde değildir. Öyle sananlar her zaman yanılmışlardır. Küçük bir köy haline gelen günümüz dünya coğrafyasında âdemoğlu, tabii afetlerden tutun savaşlara, siyasî ve âdîl olmayan paylaşımdan doğan diğer çalkantılara varıncaya kadar bir keşmekeşlik içerisinde büyük bir kıyamete doğru sürüklenmekte.

Kendi coğrafyamız ise; emperyalist güçlerin oyuncağı haline gelen zalim hükümdarların zulümlerine maruz kalarak âdeta kan gölü haline dönüşürken, kendinden başkasını düşünmeyen makyavelist görüşüne göre hareket eden Hristiyan Batı’nın başlattığı yeni Haçlı Seferleri’yle karşı karşıya. Mantalite olarak XIII. asrın Moğol saldırılarına maruz kalan insanoğlu, XXI. yüzyılın küresel yayılmacıları olan emperyalist Batıcı güçler karşısında çaresiz bir şekilde oradan oraya savrulmakta.

Annesi, Harezmşahlar hanedanından bir Türk prensi Melîke-i Cihan Emetullah Sultan olan ve “Âlimlerin Sultânı” ünvanı ile tanınan Muhammed Bahâeddin Veled de, Afganistan’ın Horasan bölgesini saran Moğol zulmü karşısında Belh şehrini XIII. asrın başlarında terk etmek zorunda kalmıştı. Önce Nişâbur’a ve sonra Bağdat’a, Kûfe yolundan Mekke’ye hareket ederek hac farizasını yerine getiren Sultânu’l-Ulemâ, göç kervanıyla birlikte daha sonra Şam’a ve oradan da Malatya ve Erzincan’a geçerek Karaman’a geldi. Karaman’da bir müddet kalan Sultânu’l-Ulemâ Bahâeddin Veled, oğlu Muhammed Celâleddin ve diğer ailesiyle birlikte Konya’ya yerleşti.

Mevlâna Muhammed Celâleddin, Karaman’da bulundukları sırada babasının buyruğu ile Semerkantlı Hoca Şerafeddin Lâlâ’nın, huyu güzel, yüzü güzel kızı Gevher Bânû ile evlendiğinde henüz on sekiz yaşındaydı.

 

xxx

Konya Yarıaçık Cezaevi’ne bitişik olan Karma Ortaokulu’nun eski binasının arkasında olan yeni binada son sınıfta okurken (74-75’li yıllar) on altı-on yedi yaşlarında genç bir delikanlıydım. Cuma namazlarını kılmak için özellikle Alâeddin Camii’ne gider ve bu tarihî Selçuklu camisinde vaaz veren Tahir Büyükkörükcü Hocaefendi’yi dinlemek için âdeta can atardım. Alâeddin Tepesi’nden Mevlâna’ya doğru baktığımda gözüme parlayan Kubbe-i Hadra, gönlümü okşar dururdu. O, “Gel..gel..gel..” diyerek beni dergâhına davet etmesine rağmen ben, kaç seneden beri havasını teneffüs ettiğim ve suyunu içip ekmeğini yediğim bu Diyâr-ı Mevlâna’da yaşamama rağmen cihanşümûl bu çağrıya nedense bir türlü cevap veremiyordum.

Tâ ki Tahir Hocaefendi, yine bir Cuma vaazında Mehmet Âkif’ten, Muhammed İkbâl’den şiirler ve Mevlâna’dan beyitlerle süslediği o güzel ve latif konuşmasında “aşk”tan söz edinceye kadar:

Mevlâna’ya bir gün sormuşlar:

 “- Aşk nedir?” diye.

O’da cevap vermiş:

“- Benim gibi olursan bilirsin.”

 

xxx

Ürkek adımlarla Bâb-ı Hamûşan’dan girdiğim Mevlâna Dergâhı’nda Hazret-i Pîr’in huzurunda o kadar çok heyecanlandım ki, sanki oracıkta yığılıp kalacaktım! Huzur-u Pîr’in önünde kopan ve dergâhta yankılanan “ALLAHU EKBER” nidasıyla irkildim. Kulaklarımı latif bir şekilde okşayan o ney sesiyle birlikte gönlümde kopan aşk fırtınalarını dindirmek ne mümkün..

Bilmiyorum ki aşk kim, Mevlâna kim, ben kimim?..

Şu cevaba bir bakın hele:

“- Benim gibi olursan bilirsin.”

Bu her insanın söyleyebileceği bir kelâm mıdır?.

Her insanın ağzından böylesine düşündüren bir söz sâdır olur mu?

 

 

YARIN: Mevlâna’ca âşık olmak ne demek?

 

 

 

Yorum Yok

Bir yorum yaz
Henüz yorum yok

Yorum yazan ilk kişi olabilirsiniz.

Yorum Yaz

tüm yorumlar