Mevlânâ, Paygamber’e hakaret edip edepsizlik edenleri asla hoş görmedi

Hazret-i Mevlâna bir rubaisinde kendini şöyle tarif ediyor: “Yaşadığım müddetçe ben, Kur’an’ın kuluyum, Hz. Muhammed’in yolunun toprağıyım. Birisi benim sözlerimden bu görüşlere aykırı mânâlar çıkarır, beni başka türlü tanırsa, ben bu sözleri çıkaranlardan da, bu sözlerden de bıkmışım usanmışım.” 
 
 
Bir gazeteci olarak Hz. Mevlânâ’yı incelerken ve araştırırken beni en çok etkileyen bu rubai olmuştur. Baktığım aynada, Hazret-i Pîr’in mânevi yoluyla ilgili herkesin anlayacağı çok açık bir belge olarak bunu gördüm ve buldum. 
 
 
Hz. Mevlânâ’nın her şeyi hoş gördüğüne dair senelerce o kadar çok şeyler yazıldı ve çizildi ki.. Ona ait olmadığı ait artık herkesçe bilinen ve senelerce söylenile gelen “yüzlerce defa tövbeni bozmuş olsan da yine gel” sözünü sanki o söylemiş gibi insanlar devamlı ve bilerek hep yanlış yerlere sevkedildi. Ama çok az haysiyetli ilim adamı, irfan sahibi ve tasavvuf erbabı, Mevlâna’nın Peygamber Efendimiz’e hakaret edenleri hiç de hoş görmediğini ve müsamaha ile onları karşılamadığını biz Mevlâna dostlarına anlattı. Mevlâna Muhammed Celâleddîn’in,  Peygamberimize hakaret edenleri ve edepsizce karikatürlerle alçakça saldırıları hiç de hoş karşılamadığını ve onlara karşı “aslan kesildiğini” kimse, bize neden söylemiyor. Hz. Pîr’in, ismiyle müsemma “celâl” sıfatı bizlere neden hiç gösterilmiyor da mütemadiyyen gizlenilmeye çalışılıyor?..
 
Dinin celâli olan Mevlâna’nın bu özelliği üzerinde de durulması gerektiğine inanıyorum. Günümüzdeki olaylara bir de bu gözle bakılması ve ona göre yorumlanarak değerlendirilmesi gerektiği kanaatindeyim.
                              ***
Hoşgörü kelimesinin “müsâmaha, anlayışla karşılama, beğenme, hoş bulma, aldırmamak ve tolerans” olarak pek çok anlamı var. 
 
Müsâmaha ise; “gözyumma, tahammül, katlanma” mânâlarını da içine alan ve “hoşgörü”ye nazaran daha kapsamlı bir tanım olarak benim daha hoşuma giden ve tahammülle karşıladığım, beğendiğim bir kelime ve kavram. Burada ‘müsâmaha’yı ele alırken “başkasının kafa yapısını zorla da olsa kendisine benzetme istek ve arzusu” olan “fanatizm” kavramını karaktarize eden en önemli özellik olan “müsâmahasızlık”da hâkim olan şiddet sevgisinin, dünyamızı ve ülkemizi XXI. yüzyılda ne hâle getirdiği konusuna da kısaca bir gözatmak gerekir.
 
 
Delacroix; fanatizmi, “kendini ispatlama ve sosyal grupların savunma tepkisi” olarak açıklıyor. Fanatizm, “genel bir psikolojik eğilim” olarak da ifade edilebilir. Hristiyanlık’ta hoşgörüsüzlüğü ilke haline getiren St. Agustin’dir (ö.430). St. Agustin İncil’deki, “Ve efendi hizmetçiye dedi. Yollara ve çitlerin boyuna çık, bulduklarını içeri girmeye zorla da evim olsun” (Luka, 14-23) sözünü zora başvurmanın lüzum ve doğruluğunu kanıtlamada mesnet olarak kullanmıştır. Bundan dolayı da Hristiyanlık devlet dini olduktan sonra ilk iş olarak pagan dinleri ortadan kaldırmıştır. Diğer taraftan sapık (heterodoks) kabul edilen görüş ve inançlarla da mücadele etmiştir. 
 
 
Başka bir açıdan birçoklarının nazarında İslâm, özellikle müşteşriklere göre bencil, kendi disiplin ve kaidelerinden başka bir şey düşünmeyen bir dindir. Kılıcı sürekli insanlar üzerinde tehdit unsuru olan zorbalığı söz konusudur. Hatta yine onların nazarında bu din Müslümanlara, nerede karşılaşırsa karşılaşsın kâfirin boynunu vurmayı emreden eli kanlı, gözü dönmüş paranoyak tipli insanların dinidir. Birkaz asırdan beri İslâm’ı inceleyen ve onu da ilmî disiplinlerine alarak birçok enstitü kuran Batılılar, diğer bazı hücumlarının yanı sıra, bu konuda da fikir geliştirip, İslâm’a saldırmaktadırlar. Bu fikirlerin neticesidir ki, 11 Eylül olaylarından sonra daha da fanatik (müsamahasız) bir şekilde girilen yirmi birinci yüzyıl başlarında bile İslâm’ı bir “terör” dinî, müntesiplerini de “terörist” olarak gösterme eğilimleri artarak devam etmektedir. Uzun süre kanın ve şiddetin timsali olarak kitap ve filmlerine konu edindikleri Nazizm’i yeterince hırpaladıklarına kâni olan Batılı, Komünizmin de yıkılmasıyla, senaryo sıkıntısına düşünce, karşısına tek rakip ve ezeli düşman gördüğü İslâm’ı almış durumdadır. Batılı, düşmanının rengini “kızıl”dan “yeşil”e değiştirmiş ve gerek Filistin’de, gerek Bosna’da, gerek Irak’ta, gerek Libya’da, gerek Miyammar (Arakan)’da ve gerekse Suriye’de her şiddetin altına İslâm’ı yerleştirme çabalarına ağırlık vermektedir. Bangladeş’te olduğu gibi kaşıyacak çıban yaraları oluşturmak suretiyle İslâm coğrafyasında akan kan, vahşet, zulüm ve kin manzaralarına körükle gitmektedir. 
 
 
 “MÜSÂMAHAKÂRLIKDA 
 
 
DENİZ GİBİ OL”
 
 
Peygamber Efendimiz’in izinde bir Allah dostu olan Mevlânâ’nın yedi öğüdünden birisi; “Hoşgörürlük de deniz gibi ol”.
Mevlânâ’nın, kâinatı kucaklayan değeri, insan sevgisi ve musâmahası, Allah’a olan hudutsuz aşkının ve Muhammedî feyze tam mazhar olarak rahmet madeni oluşunun tabi’i neticesidir. Mevlânâ’nın hudutsuz insan sevgisinde ve sınırsız hoşgörüsündeki temel esaslardan bir diğeri de, İslâm’ın üzerinde hassasiyetle durduğu, “İnsan yaratılmışların en şereflisidir” düsturudur. Hz. Mevlâna bu şerefin şuuruyla insanları kucaklar; yaratılmışları, âşık olduğu yaratandan ötürü, herhangi bir nefis mücadelesine girmeden, rahatlıkla hoş görüverir.
 
 
Mevlânâ’nın, kim olursa olsun insanları hoş görüşü, insanlara hoş davranışı, kendisini daima küçülterek insanlara hayırlı duâlar etmesi, kendi önünde kapananlara, kâfir de olsa, mukâbelede bulunması, onun ilâhî aşkla, ilâhî cezbelerle ve Allah’ın cemâl nûrlarına gömülmüş olarak yaşamasındandır.
 
 
O bu sebepledir ki, “İnsanların savaşı, çocukların savaşına benzer. Hepsi de anlamsız, saçma ve iğrençtir” der.
Kolaylık ve lütuf ile muâmelenin bir ileriki safhası, insanın kendinden de fedakârlığı gerektiren müsâmahadır. Hz. Peygamber tarafından tavsiye edilmiştir: “Müsâmahakâr ol ki, sana da müsâmahakâr davranılsın (sen kolaylaştır ki, senin için ve sana da kolaylaştırılsın).”
 
 
Zorluk ve şiddetin bulunmadığı İslâm” dini ile gönderilen Hz. Peygamberin, “İmanını en faziletlisi de, sabır ve müsâmahakârlıktır” ilkesi birlikte düşünülünce, İslâm’da sadece iyilik yapmak değil, aynı zamanda karşılıksız özünden, söz gelimi düşüncesinden, sevgisinden… kardeşi lehine vazgeçip –tâbii meşru sınırlar dâhilinde- muhataba tahammül edebilmek de bir esas olmaktadır. Daha açık bir misalle bize her konuda lider, önder olan Hz. Peygamber, “Beni Allah Teâlâ ancak tebliğci (uyarıcı) olarak gönderdi, beni zorbacı, meşakkatçi olarak göndermedi” buyurdu. Bu hadiste, sözü edilen zorbalık ve şiddetten uzak, müsâmahakâr bir yaklaşım tarzı, özellikle tebliğde izlenecek metod açısından
 
önemlidir. Bu hakikatin meyvelerini en güzel şekilde ele alan ve bu Türkiye’yi İslâm yurdu haline getiren Mevlâna Dergâhı’nı gezen ve görenlerin de müşahede ettiği gibi Horasan erlerini rahmetle anmak herhalde kadirşinaslık bile olmaz sanırım.

Yorum Yok

Bir yorum yaz
Henüz yorum yok

Yorum yazan ilk kişi olabilirsiniz.

Yorum Yaz

tüm yorumlar