Mükremin Kızılca'dan Ramazan Ayı'na özel köşe-14

Yazarımız Mükremin Kızılca'nın hazırladığı Ramazan Özel Köşesi her gün Rasyonel Haber'de

EVLİYA ÇELEBİ HAC YOLUNDA

SAHRATULLAH MAĞARASININ MAKAMLARI

Merdiveni inerken mağaranın sağında Cebrail a. s. makamı, sol tarafta Hz Davut makamı vardır.

Peygamberimizin miraca çıkışı sırasında burada yaptığı ibadet sırasında sarığının dokunduğu yerleri ziyaretçiler el sürerek şu duayı yapıyorlardı:

“Allahümme beyyiz vechî bibereketi tâc-ı mi’raci Muhammed  a .s. - Allah’ım resulüllahın miracı aşkına yüzümü beyaz kıl”

Bu iki makamdan sonra Hızır a. s. makamı ve Süleyman a. s. hücresi gelir.

Cebrail a. s. peygamberimiz Kudüs’e gelince Sahra mağarasındayken yanında çıkmayıp mağaranın üstündeki taş yarılmıştır. Buradan dışarı çıktıkları delikte büyük bir kandil Miraç gecesinden beri sönmemiştir. Bu kandilin yağını ve fitilini yenileyen hizmetçiler görevlerini aksatmadan sürdürmüşlerdir.

Mağaranın içi bu kandille aydınlanır, Bu aydınlık kandil altında iki rekât namaz kılan Allah hakkı için mahrum olmaz. Ardından mağaradan dışarıya çıkarken mağaranın kapısı yanında ince ve düzgün bir sütunu muallak taşa dayamışlardır. Bundan amaç da muallak taş düşecek olursa ziyaretçi halkın sütunla teselli etmeleridir. 

Mağaranın kapısı kıbleye açılmaktadır.

Bütün bu eserler Sahratullah kubbesi altında bulunan büyük bir sürahi tarzı kubbedir ki Eflak tacı gibidir.

Böyle bir eser Hz Âdemden beri inşa edilmemiş, hiçbir seyyah da dünyada eşini görmemiştir.

----

PEYGAMBERİMİZİN ŞAKACI YANI

 

Hz. Ayşe anamız anlatıyor:

Peygamberle (sav) zaman zaman yolculuklarda bulundum. Henüz şişmanlamadığım bir sıraydı, Peygamber etrafımızdakilere: kenara çekilin dedi ve bana, gel yarışalım buyurdu. İkimiz birden koştuk, ben onu geçtim.

Daha sonra biraz kilo almıştım, yine bir sefere çıkmıştık. Rasülüllah gene etraftakilere kenara çekilin, dedi ve bir alan oluşunca bana: haydi gel yarışalım, dedi.

Yarıştık bu sefer o beni koyup geçmişti.

Sonra bana: ya nasıl da kesildin dedi.

----

BAKÎU’L-ĞARKAD KABRİSTANI

Medine-i müneveredeki ikinci günümüzün gecesi sabah üçte kalktık.

Mescid-i nebeviye vardıktan sonra teheccüt ezanına kadar ibadetlerde bulunduk.

Teheccüt ezanı saat dörtte okununca teheccüt namazı için on binlerce umreci ayağa kalktılar ve ikişer rekâttan altı rekât namaz kıldılar.

Saat beşte de sabah ezanı okundu, sünnetleri kıldıktan sonra imam efendi kametle beraber namazı son derece tadil-i erkânla ikame ettiler.

Namazın akabinde toplu olarak bazı evrad-ı ezkardan sonra selamlama yapmak üzere 38. kapıya vardık. Rasülüllah efendimizi ve beraberinde metfun bulunan ilk iki halifeyi selamladıktan sonra Bakîu’l-Ğarkad’a ziyarete gideceğimizi söylediler.

Bakî’ Arapçada yeryüzü parçası, Ğarkad ise bir çalı adıdır, Kamusta Sincan dikeni denen büyük bir ağaç deniyor. Yüce peygamberimiz bu alana defin işlemlerini başlatınca büyük bir mezarlık meydana gelmiştir. Yüz yıllardır bu mezarlığa burada vefat eden hacılar ve umreciler defnedilmektedir. Namazları ise daha önce ifade ettiğim gibi her farz namazdan sonra bütün cemaatin katılımıyla eda edilmektedir.

Cennetü’l-Bakî’

Hz. Âişe’nin rivayetine göre Resûlullah zaman zaman Cennetü’l-Bakı‘a gider ve orada metfun bulunanlara dua ederdi. Bazı cenaze namazlarını burada kıldırırdı. Habeşistan hükümdarı Ashame’nin (Necaşi) gıyabî cenaze namazını da Bakı‘da kıldırmıştı. Bazen ordularını buradan sefere uğurlardı.

Cennetü’l-Baki  kabristanına kafilemiz birlikte girmeden önce rehber hocamız muhteşem bir selamlama duası yaparak kadınları dışarıda bırakıp içeriye girdik.

Ada ada teşekkül eden mezarlıkta kadınların mezarı tek taşlı, erkeklerin mezarları ise mezarın iki ucunda yer alan iki taşlı olarak dikkati çekiyordu.

Meymune ve Hatice analarımız dışındaki diğer analarımızın tamamı bu kabristanda metfundur.

Uhut şehitleri Hz Hamza (R. A.) başta olmak üzere dördü dışında tamamı burada yatmaktadırlar.

Aslında 70 sahabi de Uhuda defnedilmişti ancak daha sonra dere ağzı olması sebebiyle bazı naaşların yeryüzünde göründüğü bildirilmiş ve yerlerinden alınarak Bakıu’l-Ğarkada defnedilmişlerdir. Ne var ki Uhud dağı ağlamaya başlamış Hz Hamza ve üç arkadaşının kendisinde bırakılmasını isteyince onlar da Uhud’a tevdi edilmişlerdir.

Burada ve her yerde yapılan dualarda hoca efendilerin şu cümleleri herkesin burunlarını sızlatacak ve alt çenelerini titretecek cinstendi;

Burada senin huzurunda rasülünün ve on binlerce ashabının karşısında sana yalvarıyoruz ya rabbi, dualarımızı kabul eyle, hastalıklarımızı izale et, tevbemizi kabul edip ömrümüzün sonuna kadar bize günah yollarını kapat! Bize dua emanet edenlerin, kendisi ve ailesine dua etmemizi isteyenlerin, Allahtan bir isteği olup ta buraya gelemeyenlerin, bizi uğurlayanların, karşılamaya gelenlerin bütün dualarını ve en derin biçimde kalplerinde gizledikleri, isteklerini sana arz ediyoruz ya rabbi, ne olur kabul eyle!

Allah cc hazretlerinin bir ayetle bize öğrettiği şu dua ise bütün Müslümanları titreyip kendilerine döndürmesi gereken nezakette bir dua olarak bütün mahfillerde hac ve umrecilerin dillerinde düşmüyordu;

“…Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla. Kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin tutturma! Ey Rabbimiz! Şüphesiz sen çok esirgeyicisin, çok merhametlisin.” (Haşr 10)

----

 

KORKTUKLARI İSLAM BU MU?

MÜSLÜMANLARDA BENCİLLİK HASTALIĞI

 

Bu ahlak İslam’da ahlak-ı zemime denen kötü huyların en önde gelenidir. Zira burada benlik ön plandadır, bu ise şeytani bir kelime olup onun cennetten ve ebediyen rahmetten kovularak recmedilmesine neden olmuştur.

 

Bu tür kötü huylardan uzaklaştırmak için sonraki yüzyıllarda tasavvuf okulları ortaya çıkmış ve hodkâmlık illetini tedaviye çalışmışlardır. Nefsin öldürülmesini gaye edinen tasavvuf okulları çeşitli tarikatlarla gerçek mümin yetiştirme görevini yüzyıllarca sürdürmüşlerdir.

 

Zaman zaman bu okullarda da aşırılıklar yaşanmış, tevhidi zedeleyen sözler ve davranışlar görülmeye başlanmıştır. Tarihte nice hakiki mümin ve ileri derecede velayet makamını ihraz edenler elfaz-ı küfür yani imandan çıkmayı gerektiren sözler sarf etmelerine rağmen bunlar diğer İslam âlim ve mütefekkirleri tarafından çeşitli yorum ve tevillerle örtülmüş ve örtülmeye çalışılmıştır. Buna rağmen İslam’ın ana metinlerine aykırı ve zahiren de olsa küfrü gerektiren söz ve hareketlerin cezası zamanın halifeleri tarafından gerektiği gibi verilmiştir.

 

Ya zamanımızda neler oluyor?

Hicretin 15. Yüzyılında başsız kalan Müslümanlar yerel ve bölgesel başkanlar ve imamlar etrafında kümelenmişler ve tarikatlar ve tasavvuf bu devirde de eskisinden daha rayiç bir duruma gelmiştir. Her İslam ülkesinde birden çok imam ve rehber ortaya çıkmış ve Müslümanları yalnızlıktan ve başıbozukluktan kurtarmak için harekete geçmişlerdir. İçlerinde bulundukları devir gereği laik ve maddeci düzenlerle amansız bir mücadeleye girişmişler ve artık dünya üzerinde Müslümanların da olduğunu duyuracak kadar terakki ve teali etmişlerdir.

 

Ancak burada da hodkâmlık hastalığı nüksetmiş ve her mürit kendisinin en doğru ve tavizsiz bir yolda olduğuna, her tarikat ve cemaat da kendilerinin dünya için olmazsa olmaz olduklarına kani olmuşlar ve karşıdakilere yani öz kardeşlerine gereksiz bir mücadeleye girişmişlerdir.

 

Burada cemaat ve tasavvuf bazında en büyük hastalık olan enaniyet ön plana çıkmıştır. O zaman nerede kaldı tasavvufun nefsi öldürme gayesi? Tam tersine nefis öyle beslenmiştir ki karşı tarikat ve ya ekol bir başarıya imza atarsa karınları hasetlikten sıkılmaya başlamış İslam düşmanlarının sarıldıkları delillere sarılarak onlara karşı mücadeleye girişmişlerdir.

 

İş o hale gelmiştir ki Müslümanlarda gelişen gurup ve hizip taassubu sahiplerini “biz olmayacaksak kimse olmasın” der hale getirmiş hatta başka bir İslami hizmet camiasının başarısını kıskanarak İslam dışı kıskaçları alkışlayacak hale gelmişlerdir.

 

Bizler başarıya kısmen yaklaştığımız şu anda bile Türkiye’de faaliyet gösteren İslami ekollerin birçoğunun (kendisini ehl-i sünnet ve’l-cemaatin tavizsiz savunucusu sananların) bile kendi aralarında birbirlerini nasıl gammazladıklarını ve birbirlerini düşman kardeş ilan ettiklerini esefle izliyoruz. Allah bizlere hidayet nasip eylesin.

 

Kur’an-ı kerimde bir Müslümanın diğer Müslümanlar hakkında ne düşüneceğini âmir olan ayet-i kerimeyle noktalayalım:

 

 “Onlardan sonra gelenler ise şöyle derler: “Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla. Kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin tutturma! Ey Rabbimiz! Şüphesiz sen çok esirgeyicisin, çok merhametlisin.” (Haşr-10)

 

Yorum Yok

Bir yorum yaz
Henüz yorum yok

Yorum yazan ilk kişi olabilirsiniz.

Yorum Yaz

tüm yorumlar