Mükremin Kızılca'dan Ramazan Ayı'na özel köşe-3

Yazarımız Mükremin Kızılca'nın ramazan ayına özel hazırladığı köşesi her gün Rasyonel Haber Gazetesi ve www.rasyonelhaber.com'da.

EVLİYA ÇELEBİ HAC YOLCULUĞU

Kudüs-ü Şerifin İdari ve Mali Statüsü

Yavuz Sultan Selim Kudüs’teki Yahudi ve Hristiyanlara Hz Ömer tarafından ibadet ve ayinlerini rahat icra etmeleri yolunda verilen beratı öpüp yüzüne sürerek durumun aynen devam edeceği konusunda berat verdi. Bu beratta evvelki gibi rahiplerin cizyeden muafiyeti öngörüldü.

Hükümet vazifesini paşaya, Mevleviyet – vilayet vazifesini de Mevlana Ahfeş Zadiye 500 akçe ile sadak ettiler. Kudüs’ün bundan böyle bir eyalet merkezi olduğu da karara bağlandı. Şimdi aynen eyalet merkezliği sürmekte arpalık tarzı vezirlik halindedir. Padişahça tahsis edilen bir değerli has toprak olan Kudüs-i şerif 257485 akçedir.

Dokuz zeameti, 106 tımarı olup paşası bugün Şam hac emiridir. Şama gelen hacıların Hicaza ulaştırıp geriye getirme görevini üstlenmiştir. Paşa hassı olan Kudüs senelik kırk bin kuruşluk bir hasılata sahip vilayettir.

Kudüs’teki tımar sahipleri bir sefere memur değillerdir. Ancak ziyaretçileri bayraklarıyla karşılayıp ziyaretlerini yaptırıp uğurlamakla görevli yüz süvari adamla hizmet ederler.

Kudüs mollasına (şeyhülislam) da paşası kadar mal hâsıl olur. Zira 1060 köy ve kasabası vardır. Bunların tamamında mollanın naipleri bulunur ve şerif mevleviyet vazifesi görürler.

Çünkü bazı zaman patrik, rahip, papaz, keşiş ve celipalardan hâsıl olan maddiyattan molla ve paşa kırk elli bin kuruş alırlar. Özellikle kâfirlerin “Kızıl Yumurta” adlı kötü günlerinde Kamame (kıyamet kilisesi) önüne molla ve paşa varmayınca Kamame kapısı açılmaz, on bine yakın toplanan Hristiyan’dan onar beşer kuruş papazlar alıp onda birini paşa ve mollaya verirler. Bu baya bir maddi gelir tutar.

Paşa eyaleti olan Kudüs’te Yavuz Sultan Selim hanın yazdığı yasa gereği mevcut kurulan sancaklar şunlardır.

İzzet Haşim sancağı, Cebel Aclune sancağı, Lecun sancağı, Nablus sancağı, Kudüs-i şerif sancağı. Küdüs-i şerif sancağı paşa ve mollanın (baş müftü) karargâhıdır.

Beş sancak için daha beğ atanmıştır. Bu beğler bu vilayetlerin mutasarrıfıdırlar. Ama gerektiğinde padişahın hizmetinde kusur etmezler. Vilayetlerde vakıf köyler vardır, ancak çoğu eşkinci tımar ve zeamet sahibi köylerdir.

Her sancakta alaybeyi ve çeribaşı (askeri komutanlık) vardır. Bu çeribaşı ve alaybeyi sancağa gelen hacıları Hz İbrahim Halil’e, hazreti İsa’nın doğduğu Beytüllahim’e ve hazreti Musa’ya ait ziyaret yerlerine götürüler. Zira yollar Arap eşkıyasından hali değildir.

Kudüs’ün askeri kethüda yeri,  yüce makam yeniçeri başkomutanı ve Şam yeniçeri komutanı vardır.

Dört amelde mezhebin müftüsü, şeyhülislamı, nakibüleşrafı vardır. Kudüs’ün ayanı, eşrafı, âlimleri ve Salihleri gayet çoktur.

Kalesinde 200 askerle komutanı vardır. Molla bu kaledeki neferleri sıkıntı durumunda emri altındaki kazalara gönderir. Bu kazalar şunlardır: Kudüs-i şerif kazası, Halilürrahman kazası, Nablus kazası, Remle kazası, Lecun kazası, Kerk kazası ve Cenin kazası.

Bu kazalar tamamı ilhak olunup mevleviyet – vilayet olmuştur.

-----------------------------------------

KİMSESİZLER MEZARLIĞI

Adı sanı batmış gariplerin yurdu;

Kimsesizler mezarlığı.

Burası yeraltının Darülacezesi

Çoğunun teni çok ayrı yerde

Birleştirecek mahşer mucizesi.

Servileri bile garip buranın

Gülleri bile

Köyleri bile farklı hepsinin

İlleri bile.

Arama boyunu soyunu

Gariplerin

Hayat oynadı oyunu

Dünyada

Melekler yapacak toyunu

Ahirette.

Her asırda değişir yerleri

Bir parçası garba bir parçası şarka

Çuvalın içinde

Kimseleri yok ki gariplerin

Çıksınlar arka.

Kimine şahittir bir çalı

Kimine tanıktır çınar

Kimi ermiştir şahadete bir dağ başında

Yirmi yaşında.

Üzerleri sekiz şerit yol olur kimsesizlerin

Binlercesi ezer geçer günlük

Birçoğu park bahçe yapılır

Yüzlercesi gezer geçer günlük.

Ağaçları kıpırdamaz

Yelleri esmez

Kimsesizlerin kimsesi yoktur

Bir Fatiha kesmez

Ölmüş garibim ameliyat masasında

Çok uzaklarda elinden

Delik para yok ki kasasında

Gelsin yakınları evinden.

Bilirim hepinizin bir ah’ınız var

Kimsesiziz diye yakınmayın

Kimsesizlerin kimsesi

Allah’ınız var.

-----------------------------------

ASR-I SAADET MENKIBESİ

 

Halime Binti Sadiye Anlatıyor

 

Beni Saad yurdu Taifte yaylak bir yerdi. Mekke ve civarı çok sıcak olduğundan kadınlar bebeklerini emzirme sıkıntısı yaşarlardı. Bu yüzden bizler ara sıra Mekke’ye inerek yeni doğan bebek arar ve ücretini anlaşarak yurdumuza götürür belli sürede emzirip büyüttükten sonra geri teslim ederdik.

 

Bu sefer de öyle oldu. Herkes genelde zengin aileleri tercih ediyorlar ve bol dünyalığa kavuşuyorlardı. Bütün bebekler sahiplenilmişti. Ben kimseyi bulamamıştım. Ancak Ebu Talip mahallesinde bir yetimden bahsediyorlardı. Bu yetimi ailesi maddi yönden memnun etmez kanaatiyle kimse almamıştı.

 

Dönüş hazırlığı başlayınca ben kucağım boş dönmemek için kocam Harise, bu yetimi alıp götürmeyi teklif ettim, o da kabul edince doğruca Amine’nin evine vardık. Çocuğu emzirmek istediğimizi söyledik. Büyük bir hazla bizim kucağımıza verdi.

 

O gece sütümde bir artış oldu, hem Muhammed hem de süt kardeş Şeyma doya doya içtiler, Kocam Haris bizi taşıyan yaşlı devenin yanına varınca onun memelerini de sütle dolu gördü, sağdık ve kana kana içtik. Sabahleyin köye dönerken benim boz eşek gelirken en geride olmasına rağmen şimdi en önde gidiyordu. Bunu gören komşular, neler oluyor? diye söyleniyorlardı.

 

Köyümüze varınca kuraklıktan eser kalmamış her yer yem şeşi olmuştu, koyun ve keçilerimiz bol sütle dağdan eve döndüklerinde komşular gıpta ile bakıyorlar ve çobanlarına Halime’nin çobanının gittiği yerlere gidin diye tembihliyorlardı.

 

Beni Saad yurduna büyük bir bereket getiren unsurun Muhammed bebek olduğunu anladık. O ise iki yılda serpilip büyüdü, Mekke’ye geri teslim ederken annesi Amine’den biraz daha kalmasını istediğimiz de razı oldu ve iki ay daha yanımızda kaldı.

------------------------------------

KORKTUKLARI İSLAM BU MU?

Medine’de Peygamberimiz ve Hristiyanlar

Mekke-i Mükerreme’de başlayan İslami tebliğ 13 yıllık büyük sıkıntıların ardından Medine-i Münevvere’de yeni bir döneme girmişti. Burada artık peygamberimizin ve Müslümanların karşısında müşrikler değil, başka dinlere inanan insanlar vardı. Bu bakımdan hem çeşitli etnik gurupların hem de dini gurupların bulunması bir kamu düzenini gerekli kılıyordu.

Âlemlerin efendisi son peygamber hazreti Muhammed (sav) 622 yılında Medine’ye teşrif edince kimseye öte git demeden herkesle beraber, kendisine inansın inanmasın bütün topluluklarla bir arada yaşamanın yollarına baktı.

İlk iş olarak yerliler ile muhacirleri kardeş ilan ederek birbiriyle kucaklaştırıp Ensar-Muhacir birliğini kuran efendimiz daha sonra da Yahudi ve Hristiyanları da kapsayan bir sözleşme metni hazırlatarak yazdırdı.

Hıristiyanların durumu Arap yarımadasında tam üstün bir konumda değildi. Onlardan ancak Necran’da bir cemaat ve tek tük de şurada burada dağınık olarak bulunuyorlardı. Peygamberle a.s. aralarında sürekli tartışmalar olmazdı. Bu durum peygamberimize a.s.  gelen “ la ilahe illallah” deyinceye kadar insanlarla savaşma emrine kadar sürdü. Peygamberin bu hak çağrısına karşılık vermeyince ve halis tevhit inancından saptıklarında ilişkilerde sertleşme başladı.

Eğer Hristiyanlar ve başka inanmayanlar “la ilahe illallah” derlerse kanlarını ve mallarını korumuş olacaklardı. Bundan başka diğer hesaplar ise Allaha ait olacaktı.

İslam’da zorlama yoktur ayeti gereğince kimseye İslam’a girmeleri hususunda bir baskı olmadı.

Ancak bütün dinlerin sonuncusu ve en tekâmüle ermişi olan İslamiyet mensupları Yahudi ve Hristiyanların en önce Müslüman olmalarını bekliyorlardı. Zira onlar hem son peygamberin geleceğini kitaplardan okumuşlar hem de Allah nedir peygamber nedir iman nedir? Biliyorlardı.

La ilahe illallah deyinceye kadar insanlarla savaşma hususu sonradan yerini vergiye bağlamak şartıyla beraber yaşamaya bıraktı.

Yani bir İslam ülkesinde azınlık durumundaki süresi geçmiş din mensupları cizye adıyla vergiye bağlanacak ve onlar da bütün hukuki vaziyetten yararlanacaklardı.

“Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyen, Allah’ın ve Resûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak din İslâm’ı din edinmeyen kimselerle, küçülerek (boyun eğerek) kendi elleriyle cizyeyi verinceye kadar savaşın.” (Tevbe 29)

 

Yorum Yok

Bir yorum yaz
Henüz yorum yok

Yorum yazan ilk kişi olabilirsiniz.

Yorum Yaz

tüm yorumlar