14 Mayıs 1950 tarihi sizlere neyi hatırlatıyor? Bu sorunun cevabı tabii ki “Beyaz İhtilal” olmalıdır. Adının Beyaz İhtilal, Beyaz Devrim, Sivil Devrim, Sessiz Devrim olmasının pek de önemi yoktur. Önemli olan o gün Türkiye’nin çok partili hayata geçtiğinin bilinmesidir. Bazıları o günü ülkemizde Demokrasinin Başlangıcı olarak tanımlarlar.

Demokratik hayata geçildiği, yani 27 yıllık tek parti yönetimine halkın son verdiği gün gerçekten ülkemizde çok partili hayata geçişin miladı olarak değerlendirilebilinir. Aslında çok partili hayata 1946 seçimleri öncesinde geçilmiştir. Geçilmiştir ama idarenin henüz seçimler üzerindeki etkisi kaldırılmamıştı. Malum açık oy gizli (!) sayım yöntemiyle yapılan seçim sistemi 1946 seçimlerinin üzerinde bir gölge olarak kalmıştır.

14 Mayıs 1950 seçimleri öncesi seçim kanununda yapılan değişikliklerle hâkim gözetiminde serbest seçimlere geçilmiştir. Tabii ki bu sefer 1946 seçimlerinin aksine gizli oy açık sayım yoluna gidilmiştir. Bu da, halkın “Yeter Söz Milletindir” diyen Demokrat Partisini (DP) serbest seçimlerle iktidara getirmesine fırsat vermiştir. Hür ve serbest seçimlerle ilk defa iktidar el değiştirmiştir.

Dedemin Demokrat Partisinin demokratik yoldan iktidara gelmesinin övüncünü sadece halka ve demokrat partililere mal etmek yanlış olur. 2. Dünya Savaşı sonrasında Dünyadaki demokratik gelişmeleri iyi okuyan tek parti yönetiminin iyi niyet ve gayretlerini de takdir etmeliyiz.

 “Bir memlekette, namuslular, namussuzlar kadar cesur olmadıkça, o memlekette kurtuluş yoktur.” sözünü duymuşsunuzdur. Bu sözün kime ait olduğunu da bilirsinizdir. Kime? Tabii ki İsmet İnönü’ye başka bir deyişle o dönemin Milli Şefi İsmet Paşaya aittir. Aman nereden çıktı, şimdi bu söz? Hem yanlış anlaşılacak hem de konumuz dağılacak!

Konuyu dağıtmayalım. Dağıtmayalım da merhum İsmet Paşanın ve o dönemin tek parti yöneticilerinin çok partili hayata geçiş konusunda attıkları olumlu adımları dile getirerek haklarını teslim edelim. Yani başarı sadece Dedemin Demokrat Partisine ait değildir. Böyle dediğim için inşallah beni suçlamıyorsunuzdur.

Öyle ya, “Merkez Sağ geleneğinden gelen birisi nasıl olur da tek parti yönetimine ve Milli Şefe olumlu sözler eder?” diye düşünebilirsiniz. Malum, tek parti dönemi uygulamalarını eleştirmek hâlâ revaçtadır. O dönemin tarihi şartlarını dikkate almadan, o dönemi taşlamak milletten oy isteyen politikacıların sıkça başvurduğu yoldur! Düşünelim şimdi, 66 yıl öncesini bugünün gözlüğüyle eleştiriyoruz!

Sorgulama yapıyor muyuz? Öz eleştiri yapıyor muyuz? Hissi mi yoksa mantıklı mı düşünüyoruz? Araştırma yapıyor muyuz? Eleştirel düşünceye sahip miyiz? Kitapları okurken roman okur gibi mi okuyoruz yoksa Atatürk’ün yaptığı gibi önemli satırların altını çizip, yanlarına notlar alarak mı okuyoruz? Amma da soru işareti kullanmışım!

Sorgulamadan başlayalım. Çok partili hayatın tek partili hükümetleri ülkeyi iyi idare etmişler midir? Ekonomik kalkınma, özgürlüklerin artırılması, eğitim ve demokrasinin yerleşmesi için yaptıklarını göz önüne alalım. Mesela, sizce Basın DP döneminde tek parti döneminden daha özgürdü diyebilir miyiz?

Öz eleştiri yapalım. Yoksulluk, yolsuzluk ve yasaklar konusunda DP iktidarlarının karneleri nasıldı? Ya dış politikaları başarılı mıydı? Muhalif her hareketi susturmak için mecliste kurulan Tahkikat Komisyonları ne demek oluyordu?

Gelelim hissi mi mantıklı mı düşünüyoruz sorusuna. Gerçekten hissi hareket edecek olursak, merhum Menderes dönemi sütten çıkmış ak kaşıktır, dememiz lâzım! Artısıyla eksisiyle bir dönemi tartmak herhalde mantıklı düşünmenin bir gereğidir.

Sadece o dönemi değil her dönemi eleştirel düşünceyle tartmak gerekir. Yalnız yapmamız gereken dönemleri kendi tarihi şartları içinde değerlendirmeliyiz. Yoksa yanlış hükümler verebiliriz!     

Beyaz İhtilal - Rasyonel Haber Gazetesi

Lütfen Bekleyin Haber Yükleniyor... Kapat
Alzheimer Günü