İslamiyet benliği öldürmek ve Allaha kulluk yollarını göstermek için gelmiştir. Ne yazık ki bunu başaramadık, İslam’ı temsil ettiğini sanan fertler bunu yapamadık, cemiyet ve cemaatler olarak da bunu yürütemedik. Kur’an-ı kerimde çok defa tekrarlanan Âdem-Şeytan kıssasını anlayamadık.

Bedenimiz secde etti ama nefsimizi ettiremedik. Şeytana karşı koyabildik ama nefse karşı koyamadık. Nefsin enaniyeti her ortamda kendisini gösterdi. Fertler en iyi Müslüman benim havasında, cemiyet ve cemaatler en doğru yol bizim ki sevdasında yol alıyorlar. Aldıkları yerel öğütlerle evrensel İslam’ı kıstırmaya çalışıyorlar.

Herkes dünyanın kendi ekseni etrafında dönmesini istiyor. Bu yüzden çatışmalar hiç durulmuyor. Fikir çatışmaları, silahlı çatışmalar, örgütsel ve devletlerarası çatışmalar sürüp gidiyor. “Yaşatmak için yaşamak” diyenler de, “Kendini değil ötekileri düşün” diyenler de savaşa giriştiler. Artık her şey nefis için olmak üzere derin bir savaşa giriştik. Diğergamlığın yerini hodgamlık aldı bundan gayrı diğergamlık ağızlara yakışmaz oldu.

Artık bu günlerin gözde hadisi “haksızlıklar karşısında susan dilsiz şeytandır” hadis-i şerifidir. Herkes şeytan olmuş, şeytanlığı düzeltmek için herkes şeytan avına çıkmış. Herkes yanlış söylüyor ve bunun karşısında susmak belasına düşmemek için onları alt etmek gerekiyor.

Konuşmak lazım, konuşmalı, evet durmadan konuşmalıyız diye karar alınmıştır. Evet, konuşmalı mesajları, tweetleri, paylaşımları katlamalıyız ki karşıdaki Müslüman’ın haksız olduğunu ve kendimizin “dilsiz şeytan” olmadığımızı ortaya koyalım.

Mısırda, Libya’da, Yemende, Arabistan’da, Türkiye’de, Pakistan’da, Bangladeş de ve diğer tüm İslam ülkelerinde Müslüman halklar aynı hastalığa yakalanmış durumdadır: kimisi idarenin yanında, kimisi karşısında, kimisi çıkarın yanında kimisi karşısında olarak guruplara ayrılmışlar. Kimin haklı kimin haksız olduğunu, kimin en iyi Müslüman olmak yolunda olduğunu tartışıp durmaktalar ortak yanlarımız “en doğru ben ve ya biz” deyişimizdir.

Artık Müslümanların birbirine: nerelisinden önce: hangi cemaattensin, sorusu ön plana çıkmıştır. Her cemaat birbirini kıyafetinden, sakalından, bıyığından, eteğinden, şalvarından, dua edişinden, salâvat getirişinden, namaz kılışından, örtüsünden tanıyabilmektedir ve devamlı lazım (!) olan yargısına kolayca varabilmektedir. Yani herkes ve her kesim sancağını dikmiş ve Müslümanları altına çağırmaktadır.

Hak yolun ayrı kanallardan yürüyen bu yolcuları hedef büyütürler, artık Müslümanlar her yerdedir. Her makam ve mevkide onları görmek mümkündür. Öyle büyürler ki birisi devlet de birisi idarede söz sahibidir. Tüm düşmanların önünde savaşa tutuşurlar en büyük olmak için ve birbirlerinin kolunu kanadını kırarlar, yüreklerini gönüllerini param parça ederler. Bunu da İslam’ı kaynak göstererek, karşıdakinin haksızlığını kanıtlayarak yaparlar. (?)

Yarım yüzyıldır tüm haksızlıklara boyun eğip İslam’ın Mekke dönemini yaşadıklarını varsayan Müslümanlar artık itaati bırakmışlar yanlışlıklarını gerekçe göstererek Müslüman olan yöneticilerine, ülü’l-emre karşı top yekûn savaşa girişirler. Ne olurdu biraz daha sabretseydiniz ve ne olurdu kalbi İslam’a ısınmamış kardeşlerimizin imanına halel getirmemiş olsaydınız? Ne olurdu İslam’ın o engin müsamahasını istemeyerek de olsa bir daha gösterebilseydiniz?

Samimi ve İslam’ı yaşayan Müslümanları her zaman tepeden bakarak izleyenler kıs kıs gülerek izlerler durumu. Peygamberimizin a.s. “Düşmanları güldürmekten sana sığınırım (Şematetü’l-A’dâ)” buyurduğu durumdur başımıza gelen.

Ve hiçbir cemaatin beğenmediği diyanet işleri araya giriyor ve: durun! Ne yapıyorsunuz? Bu yaptığınız İslam’a ve peygamberi ahlaka aykırıdır diye çıkıyor.

İyi ki varsın Diyanet! İyi ki varsın!