Ölümsüzlüğü Tattık Bize Ne Yapsın Ölüm

 

Hz. Mevlânâ Celaleddin-i Rumi, dünya hayatında saâdetin sırrını veren bir teşbih ile sorar,

“Bir padişahı yüzüne karşı öven ile padişahın yanında bulunmadığı hâlde ondan utanan, çekinen, onu seven bir olur mu?”

Örneği açıklayarak cevap verir:

Memleketin bir ucunda, hudutta bulunan bir kale muhafızı, padişahtan ve payitahttan çok uzaklarda bulunduğu hâlde, kaleyi düşmanlardan korur, gözetir… kendisine hadsiz, hesapsız rüşvet teklif edilir yine kaleyi düşmanlara satmaz…

Çok uzaklarda, hududun bir ucunda, padişah oralarda yok iken, sanki yanı başındaymış gibi ona vefâ gösterir.

Padişahın nazarında, o uzaklardaki muhafız, huzurunda bulunan ve can fedâ edenlerden daha iyidir şüphesiz.

Bizler Cenâb-ı Allah ile ne kadar beraberiz? Hazret-i Peygamber (s.a.v) ile ne kadar beraberiz? Allah dostlarıyla ne kadar beraberiz?

Padişahın yanında bulunmadığı, çok uzaklarda olduğu hâlde, yarım zerre kadar padişahın yapılmasını emrettiği vazifeye gösterilen bağlılık, sevgi, onun huzurunda yüz bin kat hizmet etmekten daha üstündür.

Hadis-i Şerifte buyurulduğu gibi, “İhsan; Allah’a, O’nu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen O’nu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor.” 

İnsan, ölümüyle birlikte başka bir âleme geçecek ve imtihan gereği, dünya hayatında kendisinden perdelenen gayb âlemini görmeye başlayacaktır. Fakat bu görüş çok geçtir…

Allah’a iman ve ibadet ancak Allah’ı görmezken, gaybda iken makbuldür, ölümden sonra gayb âlemi bütün güzelliği ile meydana çıkınca; “Şimdi inandım” demek manasızdır.

Nitekim Firavun, Hz. Musa’nın beraberinde Mısır’ı terk eden İsrail oğullarının peşinde, yarılan denizden geçerken, birden dalgalar arasında kaldı… Boğulma ânında, açılan perdelerde hakikati görünce;

“Gerçekten, İsrail oğullarının inandığı İlâh’tan başka ilâh olmadığına ben de îmân ettim. Ben de Müslümanlardanım! Dedi.” (Yûnus, 90)

Firavun’a Cenâb-ı Hakk’ın cevabı: “Şimdi mi ( İman Ettin ) Hâlbuki daha önce isyan etmiş ve bozgunculardan olmuştun.”(Yûnus, 91)

Demek ki mârifet, perdeler kalkıp baş gözü de görür hâle gelmeden önce, kalp gözüyle görebilmekte. İbret gözüyle idrâk edebilmekte. Başka bir ifadeyle, ölmeden evvel ölebilmekte.

Deniz suyu, kendisine bütünüyle teslim olan ölüyü başı üstünde taşır… Diri olan ve en ufak tereddüdü bulunan ise, denizin elinden nasıl sağ kurtulur? Aynı şekilde; “Ölmeden evvel ölünüz” sırrı ile beşerî sıfatlardan soyunarak ölürsen, esrar denizi seni baş üzerinde gezdirir.

Nefsi öldürmekten murâd ise, tezkiye etmek, arındırmak, ondaki şerli, cismani, hayvânî özellikleri yok etmektir.

Hz. Mevlânâ Celaleddin-i Rumi bu dirilişi ne güzel anlatır…

“Ne mutlu o kimseye ki, nefsânî arzulardan kurtulmak sûretiyle ölümden evvel ölmüş; onun rûhu, hakikat bağının kokusunu almıştır.”

Ölmeden önce ölmenin bir hakikati de, varlık ve benlik iddiasından vazgeçmektir. Hiçliği idrak etmek, tevâzuyu yaşamak, fâniliğin şuuruna varmaktır.

Hz. Mevlânâ Celaleddin-i Rumi îkāz eder:

“Ey dost, âşıkların hayatı ölmektedir. Gönül vermeyince, sen gönül bulamazsın.”

Gerçekle Hayal arasında ki zıtlığın ve çekim gücünün sırrına yaklaşabilmek, en azından bunu denemek, Mecazi olanla Hakiki olan arasında ki ilişkiyi yakalayabilmektir marifet.

Mecaz nedir? Hakikat ne?

Mecaz, bütün insanları simgeler… Hepimiz bir rüyayız ve ölünce uyanırız… İşte o zaman Hakikat başlar. Birde ölmeden önce ölenler vardır ki onla için Hakikat bu dünyada başlar…

Peki Hakikati aramak ölmeyi istemek midir? Hayır… Ölmeyi istemek olmaz, Ölmeden önce ölmeyi istemek olabilir ancak.

Ölmeden önce ölmeyi istemekse, fani olana bağlanmamayı öğrenmekle mümkündür. Bu da Aşk’tır…  Ölümsüz olmaktır.

Sonlu olan, Sonu olan, fani olan hiç bir şey gerçek değildir…

Hiç birimiz gerçek değiliz, bizler gerçeğin suretleriyiz yalnızca yansımalarıyız, Sevginin sahibi kimse gerçek o’dur…

O’na Âşık oluncaya kadar daha çok mecaz yaşarız…

Ey aklı başında kişi! Şunu iyi bil ki; kılıç, boynu olan kişinin boynunu keser. Gölge ise yerlere serilmiştir. Boynu ve bedeni olmadığı için onun yaralanması ve kesilmesi de mümkün değildir.

Ey doğruluktan sapmış kişi! Büyüklük taslamak, kibre, gurura ve ucba kapılmak, odunun üzerine ateş koymak gibidir… Böyle bir ateş üzerine sen nasıl gidiyor da kendini ateşe atıyorsun?

Dikkatle bak da gör; yerle bir olan gölgeler, hiç oklara hedef olabilir mi?

Yerden başını kaldırıp varlık gösteren, böbürlenen kişi ise, oklara hedef olur. Çaresiz, oklar onu delik deşik ve perişan eder durur.

Yâ Rabbî…

Bizleri; ölmeden önce ölerek, nefislerini temizleyebilen, hakikî ölüm geldiğinde mutmain bir nefs ve selim bir kalp ile Rabbine yolculuk edenlerden, benlik zehrinden kurtulmuş, Hak’ta fânî olmuş bir hâl ile açılan perdelerde cennet ve ilâhî / cemâlî hakikatleri seyredenlerden eyle…

 

Ölüm...
Bize ne uzak, bize ne yakın ölüm.
Ölümsüzlüğü tattık, bize ne yapsın ölüm...!!