300 YIL ÖNCESİ KONYANIN BİR FOTOĞRAFI

 
 
Değerli okuyucularım bu gün sizleri 1700’lü yıların Konya’sında ufak bir seyahate götürmek istiyorum. Burada yazacaklarım tamamen birinci elden alınmış bilgiler olup Konya’daki günlük hayatın o günkü manzarası hakkında bizlere bir resim sunacaktır, ancak daha geniş araştırmalarımızda bunu takip edecektir inşallah.
 
18.yüzyılın başlarında Konya “Mahmiye-i Konya” yani “Korunmuş Konya” olarak kayıtlarda yer alır. O günlerde birçok mahalleden oluşan Konya civarında ise kazalar ve Nahiyeler yer almaktadır. Karaman eyaletinin bir sancağı olarak kaydedilen Konya bâtın ve zâhir olarak iki bölgeye ayrılmıştır. Zâhir; Konya’nın dış mahalleleri olup taşra olarak da adlandırılmaktadır. Bâtın ise merkez Konya’yı simgelemekte olup Alâeddin ve dört tarafını anlatmaktadır. Bu bağlamda Alâeddin civarı kale, Mevlana tarafı ise kale altı manasında Tahtakale olarak anılır.
 
O günün Konya’sında nahiyelerin en başında Su dirhemi gelmekte olup sille merkez baz alınarak bir çok köy bağlanmış durumdadır. Bunu bugünkü Aladağ gibi düşünün; Aladağ diye bir nahiye var ama öyle bir yerleşim yeri yoktur bir bölgenin adıdır. İşte su dirhemi de Sille merkezli çevrenin genel adıdır.
 
18. yüzyıl başlarında Konya’daki kazalar bu günkünden çok farklıdır: bu gün ilçe olan bazı yerler o gün köy iken bu gün köy olan nice yerler o gün kaza merkezidir. Mesela bugünkü Altınekin ve Cihanbeyli ilçeleri o gün köydür ve bu gün köy olan Cihanbeyli’nin İnsuyu köyüne bağlıdırlar. 
 
KONYADA KOZMOPOLİT YERLEŞİM HÂKİMDİ
SİLLEDE 396 HANE RUM VARDI
 
Konya merkez ve köylerinde etnik yapı eskiden geldiği gibi devam etmiştir ve hiçbir müdahalede bulunulmamıştır. Merkezde ermeni ve Rum mahalleleri, Yahudi kolonileri belli yerlerde odaklı olarak ikamet ediyorlar ve kendi sosyal yapılarını mezarlık, kilise gibi oluşturarak yaşıyorlardı. Mesela o gün sille merkez köyde 396 hane Rum vardı ve Müslümanlarla yan yana huzur içinde yaşıyorlardı. En ufak bir ayrımcılık padişahtan dönüyordu, aşağıda bu hususta bir belge sunduk.
 
Ayrıca bu gayr-i Müslimler doktorluk, sarraflık ve ticarette en önlerde bulunuyorlardı, nitekim taradığımız arşiv belgelerinde, mahkeme zabıtlarında ameliyatı gerektiren tıbbi vakalarda hep silleli Rum doktorlar göze çarpmaktadır.
 
Osmanlı devleti bu tarz karma toplumlarda herkese eşit ve şer’i şerife göre adalet dağıtırdı. Bir yanlışlığa meydan vermemek için zimmîlerin giyimlerinde bazı hususlara dikkat edilirdi. Mesela Lâdik’te bulunan Müslümanlar zimmilerin Ermenek tülbendi takındıklarını üst makamlara şikâyet etmişlerdi. Konuyla alakalı belge Konya şer’iyye sicilleri 3. ciltte olup yeni alfabeyle şu şekildedir:
 
“Budur ki karye-i Ladik zimmileri (Ladik köyü gayr-i Müslimleri) emr-i padişahiye itaat etmeyüp üçer Kızıllı Ermenek tülbendini göğe boyayıp başlarına sarınırlar emri padişaha muhaliftir deyü nahiye Subaşısı Halil bey zimmiyan taifesinden (zimmi kolonisinden) Sıdaz ve Kıdemlü zimmi ve Kayser zimmi ve Döğenci zimmi ve Polat zimmi ve Gülyan zimmi ve yeni zimmi ve gayriler meclisi şer’a hazırûn gelüp mezbûrûn zimmilerden iki dülbent getürdülüp Müslüman mahzarlarında ölçdükde birisi yedi ağaç ve birisi sekiz ağaç Ermenek tülbenti boyanmış çıkdı ma vekaa Subaşı-i mezbûr talebiyle kayd-ı defter olundu. Tahriren fi evahiri rabiil-evvel Sene: 990 (1583)”
 
 
YEREL İDARELER VAKIFLARA TESLİM
 
Konya’da da diğer tüm Osmanlı beldeleri gibi bir vakıf medeniyetine sahiptir. Her şey yerinde halledilmekte ancak halledilemeyenler payitahta, padişaha ulaştırılmaktadır. Mesela tüm camiler imamının, müezzininin, vaizinin ve kayyımının giderlerini kendi gelirleriyle karşılamaktadır. Bütün medreseler müderrislerinin ve öğrencilerinin ve diğer ferraş, bahçıvan gibi tüm personelinin giderini kendi imkânlarıyla telafi etmektedirler. O halde bu gelirler nelerdir? Dediğimiz gibi büyük bir vakıf medeniyeti var ortada; vakfın yani bir menkul ve ya gayr-i menkulün ebediyen lehine manevi irad getireceğini bilen bilinçli Müslümanlar sağlıklarında ve ya vefat edeceği sırada vasiyet ederek bir camiye ve ya bir medreseye gelirinin verilmesi üzere vakfediyorlardı.  Bunu Mahkeme kanalıyla tescil ediyorlar ve bunu bozma teşebbüsüne karşı büyük lanetleme metinlerini kaleme aldırıyorlardı.
 
Vakıflar yıllık olarak bazı bölgelerin zekâtlarının büyük işletmelere tahsisiyle de oluyordu; örnek olarak silledeki zimmîlerin vergileri ve Müslümanların zekâtları Alâeddin camii vakfına çalışıyordu. Divanlar ve Zincirli gibi bazı köylerin öşürleri de Karapınar’daki Selimiye vakfına aitti.
 
Vakfedilen mallar komple tüm varidatıyla beraber bir külliye ve ya bir medrese olabileceği gibi küçük bir mescidin mumlarına yetecek kadar bir dükkânda olabiliyordu. Kısacası bu gün 100 binlerce personeli olan bir diyanet işleri devlete sıfır maliyetle yerinden idare ediliyordu. 
 
Şimdi taradığımız ciltler dolusu arşiv belgesine o günün Konya’sına ışık tutan belgelerden bir kaçını ayrı başlıklar altında aşağıya kaydediyoruz.
  
KONYADA ÇÖKERTİLEN EŞKİYA ÇETESİ ve EFLATUN KONYA DA YATIYOR
1734 yılında Sultan 1. Mahmut zamanında İstanbul’da ilginç bir olay yaşanmıştır. Padişahların ruznamelerini yani günlüklerini yazan vakanüvis tarihçiler vardır. Bunlardan adı geçen tarihlerde, adı geçen padişahı her gün adım adım takip eden vakanüvis, İlimiz Konya ile alakalı bir olay anlatmaktadır, bu Osmanlıca metni sizlerle paylaşmak istedim.
Alttaki orijinal bölüm arşiv belgesinin konuyu anlatan kısmının baş tarafıdır. Dikkat ederseniz burada ki ilk iki kelime: Maskat-ı Eflatun yani Eflatunun öldüğü yer demek olan kelimelerdir. Anlaşılıyor ki Eflatun Konya’da ölmüş ve buraya gömülmüştür. Yazar burada Konya’yı Eflatunun gömülü olduğu kent olarak tanıtma gereği duymuştur. Acaba o zaman Mevlana Hz yok muydu?(!)
Olayı daha aşağıya transkripsiyon yaptığımız tüm bölümünden özetleyerek veriyoruz. Aslını isteyenin orijinaline çevirebilmesi bakımından tercümeden uzak durduk.
1734 yılında Sultan 1. Mahmut Cemaziye’l-?hir ayının ilk Pazar günü öğleden önce yalı kasrına teşrif ederek öğle namazını kıldıktan sonra saray nedim ve çavuşlarının ve mizah ustalarının eğlencelerini izleyerek istirahat ettiler.    Eflatunun metfun bulunduğu Alaeddin tepesi civarında olan Konya şehrinde Perçem oğulları dedikleri yol kesici eşkıya çetesi gayet haddini tecavüz eylemek ile etrafdan halkı da ayaklandırarak bir azgınlık gösterisinde bulunmuşlardır. İşte bu gün İkindi namazından sonra padişahın huzurunda deniz kenarında boyunları vurulup kelleleri toprağa bulandı. Daha sonra padişah top kapıya döndü.
 
Cemaziye’l-?hir Sene: 1147/1734   Sultan 1. Mahmut/18/1 VARAK
EFLATUN Konya’da mı yatıyor?
Konya’da kiliseden çevrilerek önce mescit daha sonra saat kulesi olarak kullanılan ve bugün mevcut olmayan yapı vardı. Konya’nın ortasında Alaeddin Tepesi olarak adlandırılan höyüğün üstünde bulunuyordu. Yapı çeşitli yayınlara Amphilokilos Kilisesi, Eflatun rasathanesi, saat kulesi gibi adlarla da geçmiştir. Tespit edilebildiği kadarıyla bu kiliseden ilk bahseden kişi Ebü’l-Hasan Ali B. Ebu Bekir el-Herevı’dir (ö.611/1214-15). Böylece bu eski Bizans kilisesi hakkında, aynı zamanda Eflatun’un da mezarı olduğu yolunda daha Selçuklular zamanında yaygın bir ziyaretin bulunduğu anlaşılmaktadır.
 
KONYANIN DOKTORLARI SİLLEDEN
“ AMİLİYATTAN SAĞ ÇIKMAZSAM PARA YOK!”
 
Osmanlı arşivlerinin her dalında olduğu gibi Şer’iyye Sicilleri alanında da çok ilginç zabıtlara rastlıyoruz. Bu araştırmalarımızda genel olarak İslam hukukunun en mükemmel bir hukuk olduğunu kesinlikle teyit etmiş oluyoruz.
 
Araştırmacılar bu kayıtlarda kadın, tıp, arazi, miras, aile vb. pek çok dalda örnek teşkil edecek tutanak ve bilgilere ulaşabilmektedirler.
 
Aşağıdaki kaynağı belirtilen Konya Şer’iyye Sicillerinden aldığımız 300 yıllık tutanakta; kasığında yarık olan ve gayr-i Müslim bir cerrahla sözleşme imzalayan Müslüman hastayı görüyoruz. Ameliyat masasından sağ çıktığı takdirde ücreti ödeyeceğini aksi olup emr-i hak vaki olursa akraba ve yetkililerin asla cerrahı rahatsız etmemeleri konusunda zabıt tutturarak özellikle hastalıktan kurtulursa ücreti ödeyeceğini vurguluyor.
 
Bu tutanaktan; eğer hasta ameliyat masasından sağ kalkmazsa para ödemediğini, cerrahı her hangi bir müdahale ve taarruzdan koruduğunu ve iyileştiği takdirde ücreti ödediğini öğreniyoruz. 
Ayrıca esefle müşahede ediyoruz ki yine doktorlar gayr-i Müslim’dir ve Müslümanlar bu meslek dalına anlaşıldığı kadarıyla ilgisizdir.
“Konya Şer’iyye Sicilleri 15. cilt S 339”  
 
KONYA DA EVLENME KARARI EVLENENLERDEDİR!
 
Bu bölümde de sizlere Konya merkez, Sille bucağı Tat köy de 335 yıl önce yaşanan ve o günleri aydınlatan tarihi bir yaşanmış olayı birinci ağızdan vermeğe çalışacağım.
 
Halk arasında geçerli adetlerin ne kadarı ve ya hangileri İslami’dir ya da değildir?
Hepimiz her gördüğü bir olumsuzluk karşısında adet, töre ve ananeleri topa tutarak eskiyi kötüleriz. Mesela evlenecek gençler arasında görüşme, tanışma ve kızlarımızı istediğimiz kişiyle evlendirme gibi. Bu konudaki peşin İslami hakikat herkesin kendi istediği ve sevdiği kişiyle evlenmesidir.
 
Adetlerin ve törelerinde İslami hayatın oluşumunda bir rolü vardır; eğer edille-i şer’iyyede bir başka emir /tavsiye yoksa ve adet ve töre de İslam’ın var olan gerçekleriyle sürtüşmüyorsa onlarda kâle alınır ve yasa koyucu tarafından önemsenebilir.
 
Şimdi diyeceklerimiz; reşit olan kız ve erkeğin evlenmedeki kendi sözel öncelikleri hakkındadır. Zaten reşit olmayanların İslam’da evlenmesi söz konusu değildir. 
 
Son söyleyeceğimizi en başta diyelim ki; reşit kız çocuklarını kendi iradesi dışında birisiyle evlendirmek asla İslami değildir, halk arasında geçen yanlış uygulamaları dinimize mal etmek en büyük haksızlıktır.
 
Bu konuda Hanefi hukukçuların görüşü diğer üç mezhepteki farklı algıya rağmen son kararı evlenenin vermesi yolundadır. Ancak ana/baba da bu yeni gençleri yol göstermek uyarmak ve aydınlatmakla yükümlüdürler.
 
Şimdi aşağıda size 1681 yılında orta Anadolu’nun ortasında Konya’nın merkeze bağlı Tat köyde yaşanan bir ibretlik olayı vereceğiz.
 
Bu metni size aktarmadan maksat: Anadolu da bundan 300 yıl önce evlenmede son kararı kimin verdiği hakkında ilk ağızdan gerçeği göstermektir.
 
“Mahmiyye-i Konya kazasına tâbi’ Tat nam (adlı) karye (köy) sakinlerinden Bektaş bin Ahmed nam kimesne meclis-i şer’-i hatîr-i lâzimü’t-tevkîrde (yüce mahkemede) bâisetü’l-kitab (dilekçe sahibesi) Şehriban binti (kızı) Kasım nam bikr-i bâliğa (reşit kız) mahzarında(huzurunda) üzerine da’vâ ve takrîr-i kelam idüb bundan akdem (önce) ben mezbûreye (bu kıza) namzed itmişidim. Hâlâ tezevvüc murad (evlenme istediğimde) eylediğimde muhâlefet (kaçınır) ider sual olunsun didikde gıbbe’s-suâl (sorgudan sonra) mezbûre (sözü edilen kız)  Şehriban cevabında; mezkûr Bektaş bana namzed itmişidi lâkin bu âna gelince beynimizde (aramızda) akd-i nikâh vâki’ olmamağla (nikah kıyılmamış) mezkûr Bektaş’dan mufârakat (ayrılarak) İdüp hâzır bi’l-meclis (burada bulunan) İsmâil’in oğlu Mehmed’e nefsimi tezvîc (evlendirme) murad iderin diyucek ba’de’l-istintak (konuşturulduktan sonra) bu âna gelince merkûme Şehriban kendüne akd-i nikâh olunmadığını mezbur Bektaş ikrar ve i’tirâf (kabul) itmeğin husûs-ı mezbûr içün mu’ârazadan (tartışma) merkum Bektaş men’ olunub (alıkonup) nefsini dilediği kimesneye tezvîce (nikahlamaya) mezkûre Şehriban’a izin (müsaade edildiği) birle mâ vaka’a bi’t-taleb ketb (yazıldı) olundu. 
 (h. 21 Zilhicce 1091 m. 12 Ocak 1681 4. Mehmet zamanı) K. Ş. S. C 25 Varak 21  
 
Hulasa olarak mahkemenin verdiği karar şudur: Yetişkin ve reşide bir kız kendi istediği birisiyle evlenebilir ve buna kimse mani olamaz. Ayrıca henüz nikâh kıyılmamış olan nişan dönemi sona ererse eski nişanlısı asla tacizde bulunamaz.
 
SİLLE DE RUM AYRIMCILIĞINA SON!
 
Osmanlı devlet-i aliyyesi bir cihan devleti olarak insani ve İslami bakımdan asr-ı saadetten sonra kurulan ve en uzun süren bir hukuk devletidir. 
 
Bu devletin dünyanın dört kıtasında hüküm sürdüğü sıralarda hükümferma olduğu halk hangi dinden ya da hangi soydan olursa olsun asla haksızlık yapmamışlardır. Halk hangi kesimden olursa olsun direk olarak padişaha vararak şikâyetini bildiriyor ve sonuç alabiliyordu. 
 
Padişahta bu Müslümanmış, bu zimmi imiş yahut Yahudi’ymiş diye kesinlikle ayırım yapmadan mazlumun hakkını zalimden alıyordu. Neredeyse bir despot ve astığı astık kestiği kestik bir ecdadın torunlarıyız diye kandırıldığımız uzun bir dönemden sonra dedelerimizin gerçek tarihini hiç aksatmadan tuttukları zabıtlardan anlıyoruz.
 
 Bugün elimizde artık Osmanlı tarihi saat saat, gün gün, ay ay yazılı belgelerde mevcuttur ve birinci elden yani muharrirlerin ve mahkeme hattatlarının ilk el kaleminden çıktığı gibi öğrenebiliyoruz.
 
Şimdi sizlere 13 Nisan 1673 yılında Konya’mızın sille mahallesinde geçen bir olayı aktaracağız; Bir vergi haksızlığını silleli Rum vatandaşların Padişaha arz etmeleri üzerine padişahın Karaman vilayeti Konya sancağı baş kadısına gönderdiği bir ferman var elimizde. Aşağıya önce olayın tam Türkçesini ardından da Osmanlıcasının Latin harfleriyle yazımını veriyoruz, isteyenlerle asıl Osmanlıca metni de paylaşabiliriz;
 
Silleli Rumların padişaha arzuhalleri; 
“Köyümüz olan Sille Sultan Alaeddin vakfına ait olduğundan öşür, cizye ve diğer vergilerimizi Konya da bulunan vakfın sadece Cuma kılınan Alaeddin camiine mütevelliler eliyle düzenli öderken Sultan Murad beş vakit namazında kılınması için gerekli şeyler arasında bizim vergimizi yıllık 20 bin akçeye çıkardı ve bundan başka bir şey istenmeyecek diye elimize hatt-ı hümayun vermişti halen bu şekilde aksatmadan ödeyip dururken 1643 yılında Konya mahkemesine Kâtip olarak atanan Mehmet, Alaeddin vakfını bozup cümle reâyâyı birer ve ikişer yaşında olan oğullarımızı, ameliyatta olanlarımızı haraca yazmakla tahammülümüzün dışında yüklenmiştir. Halimize merhamet olunup isimlerimiz tahrir defterinden çıkarılmazsa cümlemiz darmadağın ve perişan oluruz.”
 
Padişahın Konya valisine emri; Sille adlı köyün cizye hâneleri tahrir defterine göre üç yüz doksan altı hane olarak yazılı olmakla burasının Sultan Alâeddîn vakfı olup ellerinde bulunan hatt-ı hümâyun ve fermanlarımıza göre hallerine merhameten tahrir defterinden adları kaldırılıp eskisi gibi vergilerini vakfa vereceklerdir. Emr-i şerifim mucibince amel edip hilâfına kat’â rızâ ve cevaz göstermeyesiniz şöyle bilesiniz Sille reayasının ellerindeki fermanıma riayet ediniz.   
 (13 Nisan 1673) 19. Cilt shf  89 varak 173   
 
Asya İslam Ülkeleri Dilleri Ve Arşiv Uzmanı: 
Mükremin Kızılca/mukremin.k55@gmail.com