MEVLANA CELALEDDİN-İ RUMİ VE ÖĞRETİSİ

Mevlâna Törenlerinin 80. Yılı

Hazret-i Mevlâna’nın 744. Vuslat Yıldönümünde Anma Törenleri (Şeb-i Arûs Etkinlikleri); modern etkinlik biçimleriyle ilk defa 1937 yılında Konya’da, önce türbe ziyareti, konferans, dinleti gibi etkinliklerle başlamıştır. Zamanla sahne-salon programları ile çeşitlenen Anma Törenleri’nin bu yıl 80.si yapılacaktır.

Cumhuriyet tarihinin en eski ihtifallerinden olan Mevlâna’yı Anma Törenlerinin 80. yılını, 7-17 Aralık 2017 arasında yapılan çeşitli toplantılarda yeni etkinliklerle zenginleştirme kararı alınmıştır.

Hazret-i Mevlâna’yı Anma Etkinliklerinin günümüz insanına, bu büyük mutasavvıf ve mütefekkirin görüşlerini içeren programlarla hitap edebilmesine hizmet etmek amacıyla; bu yılki etkinliklerin ana temas “Kardeşlik vakti” olarak belirlenmiştir.

Kuşku yoktur ki hazreti Mevlana’nın birçok dünya diline çevrilen ve onun öğretisinin bir özeti olan Mesnevi İslam ahlakının da bir özeti sayılır. Temelini hoşgörü ve müsamahanın teşkil ettiği bu öğreti tamamen İslam’dan alıntıdır.

İslam’ın asla iki yüzü yoktur, bir yüzü vardır ve o da af, müsamaha ve hoşgörüdür. Bu nedenle “ılımlı İslam, Türk Müslümanlığı, Arap Müslümanlığı” gibi tabirler İslam’a aykırı tabirlerdir.

Mevlana, Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş Veli ve Yunus Emre gibi mütefekkirler İslam’ın yayılmasında ve tanıtımında son derece başarılı zatlardır. Oysa kendilerini Selefi ve Vahhabi sayan çevreler kendi kültürlerinin baskın gelmesiyle İslam’ı haşin ve sert olarak hatta şeriat denince korkulan bir öcü olarak tanınmasına sebep olmuşlardır.

Bugün dünyada yükselen İslamo-fobi yani İslam korkusuna sebep olanlara baktığımızda bunların herkesi kafir sayan, kendilerinden başka Müslümanları şirkle itham eden çevreler oldukların görürsünüz. Hatta dikkat ederseniz son 20 yıldır ortalığı kasıp kavuran ve insanlık âleminde İslam imajını büyük ölçüde zedeleyen ve İslam’la alakası sadece hüviyetlerinde olan terör örgütlerinin de bu çevrelerden neşet ettiğine şahit olunmaktadır.

Hz. Mevlânâ’nın Hayatı

Celaleddin-i Rumi ifadesindeki Rumi Anadolu’lu yani Anadolu’ya ait, oralı demektir.

Asya’dan gelen dedelerimiz ve Abbasiler tarafından Anadolu eskiden Diyar-ı Rum yani Rum ülkesi olarak anılırdı, sonradan Ecdadımız tarafından fethedilince Anadolu adını almış ve Rum diyarına yani Avrupa tarafına ise Rumili denmeye başlanmıştır.

Mevlâna 30 Eylül 1207 yılında Belh şehrinde doğmuştur. Mevlâna’nın babası Belh Şehrinin ileri gelenlerinden olup, sağlığında “Bilginlerin Sultânı” ünvanını almış olan Hüseyin Hatibî oğlu Bahâeddin Veled’tir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin’in kızı Mümine Hatun’dur.

 Sultânü’I-Ulemâ Bahaeddin Veled, bazı siyasi olaylar ve yaklaşmakta olan Moğol istilası nedeniyle Belh’den ayrılmak zorunda kalmıştır. Sultânü’I-Ulemâ 1212 veya 1213 yıllarında aile fertleri ve yakın dostları ile birlikte Belh’den ayrıldı. Mevlana dervişler Sultânü’I-Ulemâ’nın ilk durağı Nişâbur olmuştur. Nişâbur şehrinde tanınmış mutasavvıf Ferîdüddin Attar ile de karşılaştılar. Mevlâna burada küçük yaşına rağmen Ferîdüddin Attar’ın ilgisini çekmiş ve takdirlerini kazanmıştır. Sultânü’I Ulemâ Nişabur’dan Bağdat’a ve daha sonra Kûfe yolu ile Kâ’be’ye hareket etti. Hac farîzasını yerine getirdikten sonra, dönüşte Şam’a uğradı. Şam’dan sonra Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde yolu ile Lârende’ye (Karaman) geldiler. Karaman’da Subaşı Emir Mûsâ’nın yaptırdıkları medreseye yerleştiler.

1222 yılında Karaman’a gelen Sultânü’/-Ulemâ ve ailesi burada 7 yıl kaldılar. Mevlâna 1225 yılında Şerefeddin Lala’nın kızı Gevher Hatun ile Karaman’da evlendi. Bu evlilikten Mevlâna’nın Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi adlı iki oğlu oldu.  

Bu yıllarda Anadolu’nun büyük bir kısmı Selçuklu Devleti’nin egemenliği altında idi. Konya’da bu devletin baş şehri idi. Konya sanat eserleri ile donatılmış, ilim adamları ve sanatkarlarla dolup taşmıştı. Kısaca Selçuklu Devleti en parlak devrini yaşıyordu ve Devletin hükümdarı Alâeddin Keykubâd idi. Alâeddin Keykubâd Sultânü’I-Ulemâ Bahaeddin Veled’i Karaman’dan Konya’ya davet etti ve Konya’ya yerleşmesini istedi.

Bahaeddin Veled Sultanın davetini kabul etti ve Konya’ya 3 Mayıs 1228 yılında ailesi ve dostları ile geldiler. Sultânü’l-Ulemâ 12 Ocak 1231 yılında Konya’da vefat etti. Mezar yeri olarak, Selçuklu Sarayının Gül Bahçesi seçildi. Halen müze olarak kullanılan Mevlâna Dergâhı’ndaki bugünkü yerine defnolundu.

Sultânü’I-Ulemâ ölünce, talebeleri ve müridleri bu defa Mevlâna’nın çevresinde toplandılar. Mevlâna’yı babasının tek varisi olarak gördüler. Gerçekten de Mevlâna büyük bir ilim ve din bilgini olmuş, İplikçi Medresesi’nde vaazlar veriyordu. Vaazları kendisini dinlemeye gelenlerle dolup taşıyordu. Mevlâna 15 Kasım 1244 yılında Şems-i Tebrizî ile karşılaştı. (http://www.mevlana.com/)

Hazreti Mevlana’nın Şems-i Tebrizi ile buluşması Mevlana’da her bakımdan bir dönüşüme neden oldu.

Hz Mevlana Hakkında Abartılarımız! 

Hz Mevlana öldüğü akşama gerdek gecesi anlamında “şeb-i arus” dediği için her yıl kutlamalar bu adla yapılmaktadır.

Şimdi sözü uzatmadan abartılarımıza gelelim ve din ile geleneğin karıştırılma riski noktasında bazı saptamalar yapalım:

1- “Mevlana Berberi’nden tutunda “Mevlana pidesi” ne kadar o zatı şekere, ekmeğe, işyerlerine, otellere vb yerlere bulaştırmak

2- Aman Mevlana bizimdir başka yerler bu töreni yapmasın, biz kazanalım gibi bir duruma düşmek; eğer o bir manevi değerse ve ya gerçeğin bir öğütçüsü ise ki öyledir bırak herkes istifade etsin; 

Zuhruf/32 “Rabbinin rahmetini onlar mı bölüştürüyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için, (çeşitli alanlarda) kimini kimine, derece derece üstün kıldık. Rabbinin rahmeti, onların biriktirdikleri (dünyalık) şeylerden daha hayırlıdır.”

3- Türk İslam sanatına baktığımızda hiçbir zaman camilerde dini kitaplarda canlı resmi ve canlı kabartmalarına rastlanmamaktadır yani dinimizin resim ve heykel konusunda ki hassasiyeti son derece göz önünde bulundurulmuştur.

Ancak şimdi çay tepsilerinden levhalara, tablolardan duvarlara kadar her yerde o zatın resmi sergilenmektedir, peki bu kadar büyük biz zat resimlerinin hatta heykelciklerinin elden ele dükkândan dükkân dolaşmasına vitrinleri süslemesine razı olur muydu?

Bu taraftan bakarak bir düşünmemiz gerekmez mi? daha da ötesi evlerimizin vitrinlerini süsleyecek biblolar, boyunlarımıza gerdanlık olarak semazenler, kemerlerimizi bağlayan onun heykelciğiyle kabartmalı anahtarlıklar yer almaktadır. Üstelik bunlar cami önlerinde satılmakta ve Müslümanlarca kullanılmaktadır, yani namaz kılarken önündeki resimli levhayı arkaya atan Müslüman üzerinde bunlar bulunduğu halde namaz kılabilmektedir.

Bu halimiz; kendi milletinden olduğumuzu söylediğimiz Hazreti İbrahim’in: “Enbiya/58  (Nihayet İbrahim) belki ona gidip sorarlar diye, en büyükleri dışında putları paramparça etti.” Gerçeğiyle, ümmetinden olmakla övündüğümüz; Mekke’ye girdiğinde ilk işi Kâbe’deki ve civardaki tüm putları kırmak olan yüce peygamberimizin bu hallerine ne kadar uygun düşmektedir?

4- Hz Mevlana’nın sağlığında sema yapmadığı malumdur, hele saz eserleri eşliğinde bunu yapmadığı kesindir. Her şeye rağmen semanın İslam’daki yeri tartışmalıdır. Bu nedenle sema’ı bir ibadet sanmak, hele hele onu tabu haline getirmek son derece yanlıştır, Mevlana hazretleri bir tasavvuf erbabıdır hatası da vardır sevabı da, ismet sıfatı sadece peygamberlere mahsus bir durumdur, diğer tüm insanlar hata ederler ve tevbe ederek günahından kurtulurlar.

5- Mevlana türbesini ve ya Konya’yı milyarlarca kez ziyaret etsen de bir haccın yanında bunun adı bile zikredilemez. Hazret-i Mevlana’dan direk olarak bir şey istenemez ancak “ya rabbi bu zatın senin yanındaki değeri yüksekse onun hürmetine beni bağışla vb istekler yapılabileceği normal karşılanabilir.

 6- Konya’da bir hac malzemecisine girdim tam 3 reyon mini Mevlana heykeli doluydu boy boy, ebat ebat desen, desen, diyanet buna ne diyor acaba? Ekteki resimlerde bunlardan birisini görüyorsunuz.

Mevlana gerçekten büyük bir düşünür, ben de düşünürüm ki acaba Müslüman dükkânlarda heykelciklerinin ticaretinin yapılmasına ne derdi. Ekteki resimdeki hac malzemesi satan mağazaya sağ olsa da bir ziyaret etseydi ve kendi heykelciklerini görseydi “oo ne güzel olmuş” mu derdi?

Asr-ı saadete baktığımızda heykeller her bakımdan put olarak algılanmakta simdi o kadar sıradan olmuş ki Müslümanlar satışını yapıyor.

Turistik mağaza için laik bir ülkede bunlar gayet normal olabilir, ancak İslami referanslı yerlerde heykel ve insan biblo satışını anlayamam.

Mevlânâ’daki dinî-tasavvufî düşüncenin kaynağı Kur’an ve Sünnet’tir. “Canım tenimde oldukça Kur’an’ın kölesiyim ben. Seçilmiş Muhammed’in yolunun toprağıyım ...” beytiyle bunu dile getirmiştir.

Mevlana’da türbeden ötelere geçilmiş sadece ticari amaçlarla onun heykelleri yapılarak müzeleri hem de onun adına yapılan müzeleri ve Müslümanların evlerinin müze olarak kullanılan müstesna köşelerini doldurmaya başlamıştır.

Buna merhum zat ne derdi ve nasıl bakardı kalkıp görseydi, bir de bunu düşündük mü? Her şeye rağmen o zatın hüviyetini ticarete ve siyasete alet ederek faydalanmak nasıl bir davranıştır? 

Hazreti Mevlana’dan Güzel Sözler

Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol.

Şefkat ve merhamette güneş gibi ol.

Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol.

Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol.

Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol.

Hoşgörülülükte deniz gibi ol.

Ya Olduğun Gibi Görün, Ya Göründüğün Gibi Ol.

Ben yaşadıkça Kur'an'ın bendesiyim

Ben Hz. Muhammed’in ayağının tozuyum

Biri benden bundan başkasını naklederse

Ondan da bizarım, o sözden de bizarım.

MEVLANA CELALEDDİN-İ RUMİ VE ÖĞRETİSİ - Rasyonel Haber Gazetesi

Lütfen Bekleyin Haber Yükleniyor... Kapat
Fahrunnisa Hatun