Amerika birleşik devletleri artık dünyanın jandarmalığını aştı, dünyanın sahipliğine oynamaya başladı. Bunun en büyük delili Ortadoğu’ya çöreklenme sevdasıdır. Bizlerse “eceli gelen köpek…” meselleriyle avunmaya çalışıyoruz. Evet, köpek ölecek ama birinin eliyle ölmesi gerekiyor, sen el kaldırmazsan, ben el kaldırmazsam o saldırıya devam edecek ve bizi yerimizden yurdumuzdan sürecektir maazallah.

Aslında dünya Allah’ın mülküdür:

“…Bugün mülk kimindir? Şüphesiz bir olan ve her şeyi kudreti altında tutan Allah'ındır.” (Mümin 16)

 Ve bu mülkü inananlara vereceğini taahhüt etmiştir:

“And olsun ki Zikir'den (Tevrât'tan) sonra Zebûr'da da: “Gerçekten yeryüzüne sâlih kullarım vâris olacaktır” diye yazmıştık.” (Enbiya 105)

Allah vaadinden asla caymaz. Bu mutlaka gerçekleşecek ve yeryüzü şu anda dünya, en iyiler ve doğrular üzerine olan Müslümanların olacaktır:

“Bu, Allah'ın verdiği sözdür, Allah verdiği sözden caymaz.” (Zümer 20)

 Ancak bu vaadin gecikmesine sebepler vardır, bu sebeplerin en başında Müslümanların isteksizliği gelir.

Müslümanlar o kadar fesattır ki “kardeşimin olacağına düşmanın olsun” diyebiliyor, “falan etnik Müslümanların olacağına Yahudilerin olsun” diyebilmektedir.

Allah, yeryüzünü size vereyim, diyor ama Müslümanlar, yok almayız, Amerika’nın olsun, diyoruz.

Çünkü Amerika’ya borcumuz var, kişi borçlu olduğu kişiye gebedir ve doğuruncaya kadar da onun sıkıntısı bitmez.

Şimdi Suriye’ye geldi ve bizim baş düşmanımızla işbirliği yaparak sınırlarımızda ordu kurmaya başladı. Ne sanıyorduk ki dört bin TIR’lık silahları bedava mı verecekti, en hafifi burada uydu bir devlet kurarak Türkiye’yi parçalamanın yollarını arayacaktır.

Artık bununla NATO bitmiştir, BM gibi o da tartışılmaya başlanmıştır.

Baş müttefikimiz olan ABD resmen bizimle savaşa tutuşmak üzeredir. Bu arada ABD’ye borcu olan başta Suudiler ve Mısır oh çekmeye başlamışlardır.

Batı ittifakı bizim gibi kurucu ve sadık bir NATO müttefikini savunamamakta yükümlülüklerini yerinme getirmemektedir. Bunun neticesinde Rusya’dan ve Çin’den silah almaya başlayan ülkemize karşı her taraftan topyekûn bir saldırının arifesindedirler.

İşin bir ucube tarafı da içimizdeki hıyanetlerin ve hainlerin bir türlü tükenmemesidir. 1980 yılında hiç terör örgütümüz yoktu, 1985 yılında PKK oldu. Onunla o günden bu güne 35 yıldır bitmeyen bir mücadelemiz var. 2012 yılında DAEŞ terör örgütü ortaya çıktı, 2014 yılında Suriye’deki PKK kolu PYD’yi terör örgütü ilan ettik. 2016 yılı 15 Temmuzunda ise yepyeni bir terör örgütümüz oldu. Allah’ım biz bunun hangisiyle mücadele edeceğiz, bize yardımını esirgeme ya rabbi!

Bu terör örgütlerinden ikisi dini, ikisi ise etnik kökene dayalıdır. Yine ikisi “ben senden daha iyi Müslümanım” iddiasına, ikisi de “benim dinim imanım yoktur” esasına dayanmaktadır.

Bu dört terör örgütünden birisi din temelli diğeri etnisite temelli olmak üzere ikisinin Türkiye genelinde son derece güçlü bir potansiyel tabanı vardır. Bu konuda çok yazacaklarımız olsa da şimdilik konuyu dağıtmayalım. Neticede herkes her şeyi biliyor ülkemizde.

Türkiye’de politika o hale gelmiştir ki “Türkiye savaşa girse düşman tarafı tutarım” diyecek kadar azılı muhalifler çıkabilmektedir.

Şimdiye kadar her zaman ağzımızda sakız ettiğimiz “Türkiye tarihinin en dar boğazından geçiyor” lafı inanın ki şu anda tam manasıyla gerçeği yansıtmaktadır.

Türkiye Cumhuriyet tarihinin de kurulduğu tarih olan 1075 yılından beri de en sıkıntılı ve sarılmış bir devresini yaşamaktadır.

İnşallah politikacı ve idarecilerimizim ferasetli davranışlarıyla bunu da zaferle atlatacağız.