Şimdi aşağıya geçmeden yazıdan gözünüzü ayırın ve düşünün bakalım Aydıncılık nedir?

Aklınıza hep aydınlanma, münevverlik, aydınları tutma gibi şeyler geldi değil mi?

Ama öyle değil, Aydıncılığı bilenler anladı, bunun için en başta benim gibi atmışı devirmeniz veya Taşelili, Sengistan (kayalar ülkesi) ahalisinden olmanız yetecektir.

Tarihimizden bize kalan yerel ve genel belgelerde büyük yer tutan Aydıncılık bizim yerimizde yani Taşeli yöresinde en yoğun bir biçimde yaşanan bir olguydu.

Şimdi vâkıf olduğumuz belgelerde çoğu hemşerimizin lakabı aydın, aydıncı veya aydınlıdır, hatta şimdi bile bu kelimeler kastettiğimiz manada kullanılmaya,  soyadı olmaya devam etmektedir.

Taşeli yöresinde yazın ekinleri kaldırıp ambara koyduktan sonra bir telaş başlardı: Birikmiş borçları ödemek veya daha iyi bir refah seviyesi kazanmak için kış ayları sahil kentlerine gidecekler başlardı hazırlığa.

Hazırlık derken omuzda taşınabilecek bir yorgan ve altına serilecek bir mitilden ibarettir bu.

Aydın bildiğiniz ege bölgesindeki Aydın ilimizdir ne var ki halk arasında egenin ve Akdeniz’in tüm kentleri aydın adını almıştır.

Bu kentlerde pamuk tarlaları ve üzüm bağları için çapa vardır, budama vardır, bizde kışın biten işler oralarda sürer gider.

Baharın işler başlayıncaya kadar sürer aydıncılık, o vakit kendi işleri için dönerlerdi memlekete. Ama dönünceye kadar özellikle 1950 önceleri hiç de tekin olmayan, eşkıyadan hali bulunmayan dağların eteklerindeki köylerinde  bırakıp gittikleri aileleri hiç çıkmazdı akıllarından.

 İlk işleri kasabalardaki esnafa olan borçları kapatmak olurdu.  

Eğer paraları artarsa sıra evin içine gelirdi. Artan para ile son çıkan basmalardan pazenlerden alırlardı analarına bacılarına.

Evdeki hanımına İzmir’den, aydından gelinir de bir farklılık olmazsa olmazdı. Yanar döner taftalardan boydan elbise dikilirdi aydıncı hanımları ve salını salını gezerlerdi mahalle arasında.

Kendilerinin sırtında ise içindeki askılı atleti şeffaf olarak gösteren yüzde yüz naylon ve beyaz gömlekler bulunurdu.

Ovalarda nasıl ki harmana, pancara diye borçlanılırsa bizim dağlarımızda da o zamanlar esnafa veya devlete olan borçlanmalar aydın dönüşü diye not düşülürdü.

Ama her nimetin bir de külfeti vardır derler ya, aydıncılığın da nimeti gibi külfeti de vardı. Şimdi Almanya furyasıyla Avrupa ülkelerine gidenler nasıl geri döndüklerinde en zenginimiz oluverdiyse o zamanlar da aydından dönenler öyle olurdu.

Gel bir de gurbette çekilen külfetleri gör bakalım, o işçiler neler çekiyorlar yurt dışında, yaban ellerde? Ya bizim gurbetçilerimiz olan Aydıncılarımız neler çekeklerdi o zamanlar?

Navağı koyağından yani Taşeli’den çıkıp Yunt dağını Akdeniz tarafından görecek hale geldiklerinde başlardı sefalet.

Bir araya billenip azıkları açtıklarında muhabbet başlardı aralarında. Ne yapacağız, nasıl edeceğiz diye sorardı acemi Aydıncılar. Daha önce bu işi mutat hale getirenler onlara akıl verirdi hep.

Ağanın kızına, gelinine bakmayacaksınız, vardığınız yerde elinize dilinize ve belinize sahip olacaksınız, değilse oralarda her zaman hamam yapacak yer yoktur, kasabalardaki hamamlar çok para alırlar, onun için kirlenmemeye gayret edeceksiniz.

Bir topluluğa vardığınızda gömleğinizin yakasını elinizin sırtıyla silkeceksizin ki olası boz bitler karşınızdakiler tarafından görülmesin. Mümkünse bit renginde kazaklar ve mintanlar giyeceksiniz.

 Nice sefillikler çekerek gurbete dayanmanın bazı iyi faturaları da olurdu.

İyi faturalarından birisi bir haftalık karısını anacığına emanet ederek gittiği aydın dönüşünde, kasabanın manifaturacısından düğün için gördüğü esbabın parasını alın akıyla ödeyecek olmasıydı.

Bazı Aydıncıların da en büyük emeli dönünce esbap parasını veremediği kasabanın manifaturacısının el koyduğu iki evlek tarlasını geri alabilmek olurdu.