Allah’ı tanımak ve ona ibadet için yaratılan biz kulların her yaptığı ilahi bir gayeye dönük olmalıdır.

Yeme içmeden maksadın iyi bir ibadet edebilmeyi, evlenmekten amacın da ona bağlı kulların yetişmesine sebep olmayı hedefleyeceği gibi.

Seyahatin gayesi de mutlaka ibret almak, bizden önce yaşanan yerleri görerek dünyanın insanlara geçici olduğunu kavrayıp ona göre hareket etmek olmalıdır.

Ayrıca “tebdil-i mekânda ferahlık vardır” ölçüsünce yer değiştirmek ve farklı yerler görmek, gerek havası suyu ve gerek yemesi içmesi bakımında değişik iklimler solumak insan sağlığına son derece faydalıdır.

“Gelsinler ki, kendilerine ait birtakım menfaatlere şahit olsunlar ve Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği (kurbanlık) hayvanlar üzerine belli günlerde[375] (onları kurban ederken) Allah’ın adını ansınlar. Artık onlardan siz de yiyin, yoksula fakire de yedirin.” (Hacc 28)

Hac hakkındaki yukarıdaki ayetinde rabbimiz Teâlâ ve tekaddes hazretleri “Gelsinler ki, kendilerine ait birtakım menfaatlere şahit olsunlar” buyurarak seyahatin bildiğimiz ve bilmediğimiz nice faydalarına işaret buyurmaktadır.

“Halen yurtlarında gezip dolaştıkları kendilerinden önceki nice nesilleri helâk edişimiz onları doğru yola sevk etmedi mi? Bunlarda elbette ibretler vardır. Hâla kulak vermezler mi?” (Secde 26)

Kur’an-ı kerimin beş ayetinde “yeryüzünde gezin ve bakın sonları nasıl olmuş” buyurmaktadır, işte bu ayetlerden birinin meali:

“Sizden önce(ki milletlerin başından) nice olaylar gelip geçmiştir. Yeryüzünde gezin dolaşın da yalanlayanların sonunun nasıl olduğunu bir görün.” (Al-i Imran / 137)

Burada ayetlerden anladığımız en önemli nokta şudur ki yeryüzünde gezerken antik kentleri çok dikkatle incelemeliyiz. Bu antik kentler bize iki önemli hususu işaret etmektedir.

Birincisi Onların kıt imkânlarla ve sadece kaba insan gücüyle ne medeniyetler inşa ettiklerini görerek bugünkü daha mükemmel aletlerle bizlerin çok daha mükemmelini ve insanlara yaralı olanı inşa etmemizin gereğidir.

İkinci olarak da yer altındaki atıl kapasitelerin insanlık yararına işletilmesidir. Bu yeraltı kaynakları ilahi de olabilir madenler ve madeni yağlar gibi beşeri de olabilir eliyle malları ve paraları saklamak gibi.

Türkiye’miz her iki bakımdan da çok zengindir. Medeniyetler beşiği olan Anadolu’muzda 2000 yıl önceki medeniyetlerin taşlarından yararlanırken mesela mükemmel köşe taşlarını çeşmelerde binalarda hatta camilerde kullanırken Roma ve Bizans medeniyetlerinin ise definelerinden yararlanmamız gerekmektedir.

Bunun için de define mevzuatının yeniden ele alınarak teşviklerle takviye edilip yeraltı kaynaklarımızın bu kanadı da ekonominin ve beşeriyetin istifadesine sunulmalıdır.

Osmanlı devleti sırasında yeraltına para gömme diye bir şey olmadığından arkeolojik kazılarda Osmanlı parası bulana rastlayamazsınız, zaten dinimiz de böyle bir saçmalığa izin vermez.

Seyahat denince akla elbette ilk gelen kişi Evliya Çelebi, ilk eser de onun eseri Seyahatnamedir.

Elli yıllık bir gezinin notlarından oluşan seyahatname on cilttir ve 17. yüz yılın tüm özelliklerini bizlere aktarmaktadır.

Eğer Evliya Çelebi seyahati boyunca gördüklerini yaşadıklarını anlatıp yazmasaydı ne ondan ne de eserinden haberimiz olmayacağı gibi o günün dünya coğrafyası ve topluluklarından da habersiz olacaktık.

Evliya Çelebi Karaman ve ilçesi olan Ermenek arasını 350 yıl önceki tasviri bize onun metodunu da anlatır:

Karaman Ermenek Güzergâhı Yellibel İhsaniye / Karaman

“Allaha sığınırız! Hiçbir güvenliği olmayan yollardır. Bu arada hiç köy ve belde yoktur. Orman ve araları karlı koca kayalar arasında dokuz saat gittikten sonra Ardıçlı ve Çamlı bir dere içinde Keyhusrev yapısı, Delendi hanına vardık. Akşam olunca bu küçük hanın kapılarını kapattık ve hizmetçilerimle beraber silahlanmış bir halde hiç uyumadan sabahladık.” (Evliya Çelebi Seyahatnamesi 10. Cilt)

Ne demişler “el-ilmü saydün zabtuha kaydün” bilgi bir avdır onu tutmanın yolu ise kaydetmektir.