Burada cemaat deyince içine tarikatlar da girmektedir.

Türkiye’de cemaat deyince de tarife, Müslüman ülkede azınlık durumundaki gayr-i Müslim cemaatler de girmektedir: Yahudi cemaati ve Hristiyan cemaati gibi.

Hristiyan ve Yahudi cemaatlerini Osmanlı devleti daima denetim ve gözetim altında tutmuştu, okuduğum belgelerde Katoliklerin Ortodokslara uygulamayı hedefledikleri baskılar derhal padişahların fermanıyla durdurulurdu.

Cumhuriyet döneminde de bu denetimler devam etmektedir ama genelde maliye ve asayiş temelinde yani vatandaşlık bağlamında kalmaktadır. Din konusunda ise gayr-i Müslimler serbest haldedirler ve misyonerlik metoduyla her türlü propagandayı yapabiliyorlar.

Türklerde de tarikatların teşekkül etmeye başlaması İslam dünyasıyla beraberdir ve peygamber efendimizden iki yüz yıl sonralara rastlar.

İlk zamanlarda bir rüşt, takva, inziva ve ibadetten ibaret olan tarikatların çıkış nedenleri arasında siyaset başı çeker.

Aslında inançtaki farklılıkları ifade eden iç fırkalaşmaların da temelini siyaset oluşturur. Raşit halifelerden hazreti Osman zamanında başlayan kanlı iç savaşlar ve hesaplaşmalar sırasında kâinatın efendisinin o nazenin İslami hayatını gören ve kendi aralarında en ufak bir fiske bile görmeyen Müslümanlar çareyi kenara çekilmekte buldular.

Tarikatların düşünce ve hareket tarzını belirleyen tasavvuf mefkûresi Şii mahfillerde ehl-i beyt temelli mazlumların imametiyle daha aşırı bir halde yürütülür ve tarikat silsileleri Hazreti Ali radıyellahü anha bağlanır. Ehl-i sünnet denilen sevad-ı azamda ise silsileler hazreti Ebubekir radıyellahü anha rabt edilir.

Bir iç temizliği yani tezkiye-i nefs olan tasavvuf delillerini Kur’an ve sünnetten almakla beraber bu deliller bağlayıcı değil teşvik edicidir. Bu bakımdan tasavvuf tam manasıyla Allah’la kul arasında bir halettir.

Allah ile kul arasındaki bu haleti kurallara bağlayan tarikatlar hak ve batıl olarak ikiye ayrılıyor ancak hak olanlara batıl, batıl olanlara da hak karışma imkânını rahatça sağladığından her zaman bir iç denetime ihtiyacı olmuştur. Bu iç denetim tabi ki İslam’ın ana gövdesine aykırılıklar konusundadır. 

Dış denetim bağlısı olduğu devletin denetimidir. Tarih boyunca bu denetim az çok sürse de içine tarikatın çıkma nedeni olan siyaset girince iş daha da katmerleşerek ağır bir sorun haline dönüşmüştür. İşte Hallac-ı Mansur hadisesi.

Tarikatların ve cemaatlerin sağlam bir iç denetimi faaliyete geçirdikleri takdirde asla dış denetime ihtiyaçları kalmayacaktır. Bunu sağlamak için tam bir meşveret ve İslam’a uygunluk gerekmektedir. Bu iç denetimi oluşturacakları bir ortak üst kurul da yapabilir, bu üst kurul aslında en büyük cemaat olan D. İ. B. da olabilir.

Tarikatlarda ve cemaatlerde tarih boyunca “kesin itaat” gerçeği ve şeyh ve liderlikte ilmine ve liyakatine bakılmadan sıradakinin meşihat makamına gelmesi çeşitli olumsuzluklara neden olmuştur.  

İşte 1866 yılında bu olumsuzluklar had safhaya ulaşınca “Meclis-i Meşayih Nizamnamesi” adlı tarikatların (tekke ve zaviyeler-tekaya ve zevaya) denetimini öngören ve maddelerini sıralayan bir yasa hazırlanmıştır.

Bu nizamname, yazılışından 30 yıl sonra cumhuriyetle beraber kapatılan –tarikatların okulları mesabesindeki- tekke ve zaviyelerin ıslahını ve faydalı bir şekilde devamını amaçlıyordu. 

İnşallah ikinci bölümde o nizamnameyle konuya devam edeceğiz.