EY SEVGİLİM SENDEN ŞİKÂYETİM VAR!

Ey sevdiğim senden şikâyetim var!

Evini yurdunu benden neye gizliyorsun?

Benim sana zararlı olduğumu kim söyledi, babaannen mi anneannen mi? dedelerin mi? kim, söyle anlayayım. Ben onlarla çoktan helalleştiğimi sanıyordum sana bu kini ve nefreti miras mı bıraktılar?

Ama sen beni düşman bellemişsin bir kere, aslanlar, sırtlanlar evcilleşir ve insanlarla beraber bile yaşarken bizim düşman olduğumuzu çok fena kazımışlar kafanıza. Öyle ki tırlarla arabalarla kamyonlarla dost olup üstlerine bile konuyorsun ama bize geldi mi yılandan daha fazla korkuyorsun, biliyorum bunları sana hep o anan olacak tüyü bozuk öğretmiştir.

Senin aklından geçen yılki peşinizden seğirtmem, o tepeden o tepeye koşmam, bir kere olsun sizi yakından görebilmem için çabalamam kalmış olmalı. Bana hiç yüz vermemiştin o zaman hatta evini barkını bile saatlerce yerini bellemesin diye terk etmiştin.

Oysa ben seni takip ederken tek niyetim vardı: yuvana ve yurduna beraber varıp yavrularının başındaki o parlak saçlarını geriye doğru okşamak ve o yeni açılmakta olan gözleri görmeden ağızlarına gerekirse bir kısmet uzatmaktı.

Bak sevgilim!

Bu sene de varacağım hem de tam yaz ortasında evini düzdüğünde, yavrularını dizdiğinde onlara uçmayı öğretirken, kocanla beraber havalarda siz hava atarken ben yerde sizin evinize geleceğim. İstiyorum ki büyük dedelerinizin ve büyük annelerinizin hukuku hakkına bir defa da sizinle tanışayım hatta yakında kıtalararası seyahate yollayacağın o genç evlatlarını sizden uzluk bir seyredeyim ama siz bana bu fırsatı vermemekte kararlısınız anlaşılan.

Ben sizin yuvanızı bulurum çünkü siz aptalın tekisiniz, siz kuş beyinlisiniz, evinizin önüne saylar döşeyerek gel bana diyorsunuz, al beni diyorsunuz yılanlara çıyanlara ve yuvanızı başınıza yıkacak dağ farelerine davetiye çıkarıyorsunuz ama benim gibi sizi düşünen ve sizinle tanışmak, konuşmak isteyen bir dostunuzdan fellik fellik kaçıyorsunuz. Sakın bunu anlayabildiğimi sanmayın emi?

Ey dağların ürkek ve singen yaratığı!

Sen ki Torosların karlı dağların mahlûkusun ovada ne işin var. Geçen yıllarda seni Konya ovasında gördüm ağzında yavrularına hazırladığın gıda vardı, bir çakıl omağının etrafında dönüp duruyordun, hemen senin ile ilgilendim, evet sen oydun, genlerinde benim sana zarar vereceğim yazılıydı. Hâlbuki sen büyük dedemin devesinin hörgücünde gelmiştin ovaya, Osmanlı devleti dedelerimin dedelerini dağlardan ovalara yerleştirdiğinde.

Ben çakıl omağına yaklaşınca hemen kocan da gelerek savunmaya geçtiniz, ne oldu aniden sanki? Benim amacım sadece o güzel bebeklerinizi geriden seyretmekti, durun rahat olun. Çakılın üstünden bir kaç tanesini kaldırınca beş tane kızıl ağızlı yavrun yumuk gözleriyle beni görmeden ağızlarını sonuna kadar açtılar siz ise çareyi firarda buldunuz hani nerdesiniz gelin haydi beraber bakalım bu aç yavrulara dedim, ama sizler duvarların başında çırpınmakla yetindiniz.

Hâlbuki eviniz insan evine on metre aralıktaydı, onların çocukları yok muydu, onlar sizin akrabalarınız mıydı ki korkusuzca bir çakıl yığınının içine ev yapmaya uğraştınız. Ama sebebini biliyorum: çünkü ovada kaya yok, taş yok delik yok, tek delik köstebek delikleridir onlara da siz giremezsiniz zaten. Bırakın buraları dönün gelin Toroslara bozkırlara yeniden, yuvalarınızı kimsenin erişemediği kayalara yapın yavrularınızı güven içinde besleyin büyütün ve ağızlayın kış yaklaşınca sahillere.

Değerli dostum!

Bu dediklerime kulak ver, ben senin gerçekten dostunum, nerede görsem sana yakın olmak, seni sevmek, okşamak hatta mümkün olsa evcilleştirmek beraber yaşamak isterim. Geçen yıllarda kış ortası ekinin üzerindeki karları topraklamak için Altıntaş yaylasına vardığımda seni kocanla beraber bir koca taşın üstünde gördüm, beni görünce gene kayboldunuz bu beni gerçekten yıktı geçti, siz ne yapmak istiyorsunuz Allah aşkına, beni verem etmek mi?

Geçen yılki dört yavrunuzu yılanın yuttuğu aynı deliğe yuva yapacak kadar geri zekâlısınız siz, üstelik yuvanızın önüne beyaz saraylar gibi mermer döşeyecek kadar kafasızsınız, bir de birkaç adım yürümek için o kadar ağır taşları nasıl kaldırıp da tefriş için kullanıyorsunuz? anlamış değilim.

Ey göklerin güzel hanımefendisi ve yakışıklı beyefendisi Kuyrukkakanlar!

Sizleri ovadaki bir Yörük köyünün bacasında göreli beri sıdkım sıyrıldı. Sizler de törelerinizi terk ettiniz, artık saraylarınızın kapısına mermer döşemeyi bıraktınız, hatta telefon tellerine konacak kadar sağanlaştınız.

Hem siz o bacalarda, tellerde kuyruğunuzu kakarken başınıza gelecekleri hiç düşünmüyor musunuz? Sığırcıklarla, kerkenezlerle, kırlangıçlarla yakın olduğunuzu ebeveyniniz duysaydı, görseydi yüreklerine inerdi zavallıların.

Neyse hayatım!

Lafı fazla uzatmayalım, bütün bu dediklerim hakkında beni rahatlatacak acele cevabını bekliyorum.