Adı Mustafa Fehim Efendidir. 1611 doğumlu olan Evliya Çelebi onun için “can dostum”  dediğine göre yakın yıllarda doğmuş olması kuvvetle muhtemeldir.

Evliya’ya göre Fehim, İran şairi Örfî’nin tesirinde kalarak yetişen ve erken vefat ettiği için tanınmış şairler gibi kabiliyetini tam olarak geliştirme fırsatı bulamayan, doğruyu savunan kişisidir.

Evliya Çelebinin Ilgında kabrini ziyaret edip hakkında bilgiler verdiği Fehim budur.

Osmanlılarda divan edebiyatıyla uğraşan iki Fehim olduğundan öncekine yani Ilgında metfun olana “eski Fehim” demek olan Fehim-i Kadim, 19. yüz yılda yaşamış olan Fehim adlı sonraki şaire ise karışmaması için Fehim-i Cedit (yeni Fehim) adı verilmiştir.

Eski Fehim yani Evliya Çelebi’nin çocukluk arkadaşı 20 yaşında ölmüş, 17 yaşında divanını arz etmiş büyük bir yetenektir.

Fehim-i Kadim de bütün diğer divan şairlerinde olduğu gibi zamanın bir gereği olarak bir makam kapabilmek ve fakr u zaruretten kurtulabilmek için vezirlere, valilere, çağdaşı padişahlara yere göğe sığdıramayacak kadar övgüler düzmüş ama bir sonuç alamayınca da onları değer bilmezler olarak anlatıp kahretmeye başlamıştır.

Sonucunda kendisini Mısıra götüren Vali Eyüp Paşaya yazdığı mısralarında:

Yegâne mazhar-i ism-i Sabûr Eyyûb Paşa kim

Bu hüsn-i hulk ile eylemiş dehr içre bî-hemta

Olaydı ebr-i Nisan-ı sehâsı katre-pâş-ı dehr

Sedefler pür iderdi rûy-i deryaya habab-âsâ

Yani (Allah’ın Sabur isminin tek tecellisi olan Eyüp paşa iyilik ve ahlakta eşsizdir, onun cömertliğiyle ölüler dirilir, cömertliğinin nisan bulutu dünyaya yağsa sedefler denizlerin yüzünü kabarcıklarla kaplardı.) demektedir.

Mısralarında Arapça ve Farsçaya tam hâkim olduğu gözlenen merhum Fehim-i Kadim de bütün divan şairlerinin yaptığı gibi şiirlerini meyhane, şarap, mestane, rind ve benzer İfadeleriyle doldurmuş aralarına biraz da peygamber na’tı atarak süslemeye çalışmıştır.

Fehim-i Kadim mestane rindlere ve meyhane müdavimlerine övgüler yağdırırken zahitlere “ey zevksiz zahit! Gönül adamlarına dil uzatma de nesi? Diyerek şöyle seslenir:

Ey zahid-i bî-zevk yeter ehl-i dile ta’n

Mestane mi divane mi ferzane mi oldun?

Bir şiirinde de güya kendisine yüz vermeyen sevgiliden güler yüz almak için papazların kemerlerine bağlı kalmayı yeğ tutuyor:

Ne idi kâfir-i zülfün beni mecnun etmek

Beste-i silsile-i rişte-i zünnar olsam

Ne var ki bu kadar övgüye rağmen Mezaki’nin sözleriyle onu dışladılar.

Fehim’e bir lütuf olarak Mısıra vali atanan Eyüp Paşaya teslim ederler ancak Bosnalı Süleyman Mezaki paşanın gözünden düşürür ve yanıp tutuştuğu vatan hasretiyle geriye yani İstanbul’a dönerken Ilgında kederinden vefat eder.

Merhum Fehim-i Kadim Lale Devri şairi Nedim’in bir habercisi gibi şiirlerinde müstehcenliği bayağı bir biçimde işlemeye başlamıştır.

Divan edebiyatı özellikle Fatih, Yavuz ve Kanuninin topladıklarını yeme-bitirme döneminde ki safa âlemlerini anlatan ve yüce dinimizle bugünkünden daha fazla alay edilen bir rezalet dönemidir.

Buna ehl-i tasavvuf geçinen bir sürü müptezel insan daha katılmış ve yüce dinimizi imaj olarak çok değişik mecralara çekmeğe uğraşmışlardır. Divan şairlerinin çoğu tüm devirlerini lale devrine çevirmişler ve hem mukaddesatla alay etmişler hem de haramları normal telaffuz edilir hale getirmişlerdir.

Bütün bu şairlerin gerek tasavvuf şairleri olsun gerek divan şairi olsun işledikleri diğer bir konu da: İslam dünyasında dışlanan ve sapık bir okul olduğu bildirilen vahdet-i vücut felsefesidir.

Bu şairler bir düzgün kafiye uğruna hem Türkçeyi katletmişler hem de yüce İslam dininin tüm mukaddesatıyla dalga geçmişlerdir. Peki, bunlara hiç dur diyen olmamış mı? Olmamış, çünkü bunlar baştaki şahlara ve paşalara da nazım yoluyla büyük iltifatlarda bulunmuşlar onlardan bir şey koparabilmek için dinlerini satmışlardır.

Divan Şiirlerinin antik Arap ve antik Fars edebiyatının en gözde sanatlarını da yaşatan mükemmel sanat eseri şiirler olduğunu asla inkâr etmiyoruz. Bizim hassasiyetimiz ve karşı olduğumuz nokta bu sanatları icra ederken İslami mukaddesata saldırarak, hafife alarak ve hakaretler yağdırarak bu sanatın icra edilmesinedir.

Şunu demek istiyorum ki Osmanlı İmparatorluğuna Divan Şiiri girdikten sonra orada bulunan şaraplar herkesin başını döndürmüştür ve ellerindeki cihanşümul kozun ebedi onlara ait olduğu sanılarak esas büyük sarhoşluk yaşanmıştır.

Osmanlı Divan edebiyatının şiir bölümünde ayık kimse yoktur, içmeyenlere hakaret edilmekte meyhanenin karşısına mescit, zahitlerin karşısına kalenderler çıkarılarak vuruşturulmaktadır.

Zahirilik batınilikle yarıştırılmakta İslamiyet’i yaşayanlar zahiri ve cennet isteyenler olarak yaftalamakta, İslam akaidinin zıddı vahdet-i vücut herkesin içindedir. Allah ile beraber olduklarını ve özdeşleştiklerini iddia ederek caminin önünden geçmeyen bu adamlar meyhanelerden çıkmamaktadırlar.

FEHİM-İ KADİM - Rasyonel Haber Gazetesi

Lütfen Bekleyin Haber Yükleniyor... Kapat
15 EKiM