“Şairlere gelince, onlara da sapıklar ve azgınlar uyar.

Görmez misin onların her sahada şaşkın şaşkın dolaştıklarını

Ve yapamayacakları şeyleri söyleyip durduklarını?

Ancak iman edip iyi ameller işleyenler, Allah'ı çok çok ananlar ve haksızlığa uğratıldıklarında kendilerini savunanlar müstesna; haksızlık edenler, hangi dönüşe döndürüleceklerini yakında bileceklerdir.” (Şuara 224-227)

 

KUR’AN-I KERİMDE ŞAİRLERİN İKİYE AYRILDIĞINI GÖRDÜK, BUHAFTAKİ ARAŞTIRMA YAZIMIZDA HER İKİ SINIFIN ONARIM VE YIKIM ADINA YAZDIKLARI ESERLERDEN ÖRNEKLER VE İZAHATI BULACAKSINIZ!

 

“Devlet-i Ebed-Müddet” yani kıyamete kadar yaşayacağı varsayılan cihanşümul Osmanlı Devleti nasıl oldu da yıkıldı ve cumhuriyetten önce sömürgeci batının paylaştığı bir hale geldi?

 

Ben bu soruya kendi tarafımdan baktığımda iki şeyi müşahede ediyorum. Bunlardan birisi ilme verilen önemin kaybolması diğeri de Divan Şiiriyle gelinen sarhoşluk halidir. 

 

Divan Şiirlerinin antik Arap ve antik Fars edebiyatının en gözde sanatlarını da yaşatan mükemmel sanat eseri şiirler olduğunu asla inkâr etmiyoruz.

 

Bizim hassasiyetimiz ve karşı olduğumuz nokta bu sanatları icra ederken İslami mukaddesata saldırarak, hafife alarak ve hakaretler yağdırarak bu sanatın icra edilmesinedir.

 

ŞİMDİ, SÖZ SANATI YAPACAĞIM DİYE İSLAM’IN MUKADDESATIYLA ALAY EDEN BAZI DİVAN ŞAİRLERİNDEN ÖRNEKLER VERECEĞİM:

 

TUHFE-İ NAİLİ

 

Azmi Zade Haleti

“Bin söz ve derd ile tarih dedi haleti

Gitti adem diyarına Fehmi gibi vücut”

 

Burada ahireti adem / yokluk diyarı olarak ele alan bir zihniyet söz konusudur.

 

Akşehir Müfti Zade Mehmet Fehim Efendi, Vefatı H 1225, M 1810

 

“Zühhad bezm-i şevke verir daima kesel

 Yenmez efendi sikleti ger olsa da asel”

Kabil değil debağati hınzır-ı zâhidin

Nâpakdır ger olsa da zemzemle muğtesel

 

Divan şiirindeki her haramı ve haram tasvirlerini sapıkları kurtarmak için ummadık yorumlara başvuranları şu yukarıdaki dörtlüğün Türkçesini okuyunca ne diyeceklerini merak ediyorum hatta bekliyorum:

 

Zahitler şevk meclisine daima tembellik katarlar,

Onlardaki efendi gururu ve ağırlığı bal da olsa yenmez,

Zahit bir domuzun derisi temizlenmez, necistir,

Onların derisi zemzemle de yıkansa pistir.

 

SERMED DİVANI

 

Irk ve badeyi Sermed gibi bir şevk ile çak

Başın azade iken hış idüb zevkine bak

Gördüğün her gül-i nevrestelere su gibi ak

Oğlum evlenme sakın sonra olursun bîşumar

 

Bu iki beytinde Sermed, gençlere evlenmemelerini, başları boş iken genç fahişelerle ve içki âlemleriyle vakit geçirmelerini tavsiye ediyor ve yarın evlenince bunları yapamayacağını da vurguluyor. 

 

Safayi Zade kim Ahmed Efendi ve dihter-i paki

Felek rahm etmeyüb bu nevcivana ḳasd idüb nâgâh

Dihter-i Şakir Efendi vah ma’sume iken

Meskenin etti felek rahmetmeyüb zir-i zemin

 

Yine Sermed bu beyitlerinde de genç ve çocuk yaşta ölenlere tarih düşürerek sarı liraları kapmak için olmadık sanatlara (!) başvuruyor ve  “Allah’ın küçük, gün görmeden, çocukları öldürerek merhametsiz olduğunu” söylüyor.  

 

“Mümkün olaydı eğer şimdi nüzul-i cibrīl

Götürürdi hâk-ı pâyin kutsiyâna armağan

 

 Cebrail şimdi inseydi sultan Mahmud’un ayağının tozunu semadaki kutsilere götürürdü.

 

 Sermed de şiirlerinde hata üstüne hata yapıyor ve 1. Mahmut Han Çeşmesi için yazdığı şiirde padişaha Allah’ın Gölgesi demekle yetinmeyip onun ayağının tozunu Cebrail A.S ile mukaddes ruhlara götürüyor.

 

Bu kadar meddahlık yapılır ama mukaddesatla dalga ne cüretle geçilir anlayan beri gelsin.

 

ALİ MUSTAFA DİVANI

 

Âliyâ ehl-i harâbâtuz kerâmet bes bize

Vâizün bezminde hep makbuldür merdudumuz

 

  Ey Ali, biz meyhane adamıyız bu keramet bize yeter, bizim kabul ettiklerimiz vaizin reddettikleridir.

 

Egerçi ğayrı yirde dil-ber ü mey haneden çıkmaz

Veli İstanbul'un dil-berleri mey-hâneden çıkmaz

 

Başka yerde güzeller ve şarap evden dışarı çıkmaz, ancak İstanbul’un güzelleri meyhaneden dışarı çıkmaz.

 

Allah aşkına 16. Yüz yılı canlandıran bu ifade ne demek istiyor?

 

Ey vaiz Senün cemiyyet-i mescidde irşadundan

Bizüm mey-ḫanede ışḳ ehlini ifsadumuz yegdür

 

 Ey vaiz, senin toplumu camide irşat etmenden bizim meyhanede aşk ehlini ifsat etmemiz iyidir.

 

 NABİ

 

 Bizi tahvîf ile teşvişe düşürme Vâiz

Sen mahkeme-i rûz-ı cezâdan mı gelürsin

 

Ey vaiz bizi korkutarak vesveseye düşürme, sen ceza gününün mahkemesinden mi geliyorsun?

 

SAPKIN GAZELCİLERİN AMACI BİR SAPIK OKUL OLAN VAHDET-İ VÜCUDU AŞILAMAKTIR

 

 Osmanlı Divan edebiyatının şiir bölümünde ayık kimse yoktur, içmeyenlere hakaret edilmekte meyhanenin karşısına mescit, zahitlerin karşısına kalenderler çıkarılarak vuruşturulmaktadır.

 

Zahirilik batınilikle yarıştırılmakta İslamiyet’i yaşayanlar zahiri ve cennet isteyenler olarak yaftalamakta, İslam akaidinin zıddı vahdet-i vücut herkesin içindedir. Allah ile beraber olduklarını ve özdeşleştiklerini iddia ederek caminin önünden geçmeyen bu adamlar meyhanelerden çıkmamaktadırlar.

 

Ve ilahi aşktan bahsederek namazı niyazı bırakıp haramlara dalarak ve onları sonsuz hazlar içerisinde tasvir ederek Müslümanları “vay cennet ve huri peşindeki” zavallılar diye küçük görmektedirler.

 

İslamiyet’in ahiret, cennet ve cehennem anlayışını önce filozoflar baltalamaya çalıştılar sonra da bu tür panteist şairler ve sapkın mutasavvıflar. Bunlara göre her şey tek Allahtan ibarettir ve cennet cehennem fasa fisodur, abdest namaz 72 milletin yaptığı hareketlerden ibarettir. Allah’ın yüzlerce ayetinde anlattığı huriler ve gılmanları ümit etmek gaflettir bunlara göre.

 

Bu Divan Edebiyatı şairleri Namazsız ayyaşlar demek olan Rindlerle Allaha tevekkül eden ve takva üzere olan zahitleri daima birbiriyle şiirlerinde konuşturarak sonuçta ayyaşları ve meyhaneden çıkmayanları cami cemaatinin üstünde olarak öne sürerler.

 

Arapçada “kadınlara kur yapmak” manasında olan “gazel” kelimesi Osmanlı ve İran imparatorluklarında tam olarak bu manada kullanılmış ve araya mey, meyhane ve şarabı da katarak Müslüman mahallesinde yüz yıllarca salyangoz satılmıştır.

 

Dünyaya hâkim olma aşamasına gelen Osmanlılar zamanında 16. yüz yıldan sonra İslam halifesinin oturduğu mahallede şairler meddahlığı da deruhte ederek idareciler önünde bir makam ve beş kuruş çıkar için yazdıkları gazellerle tarihte İslam’a ve Müslümanlara en büyük hakareti yapmışlardır.

 

Bu konuda yalnız olmadığımı geçenlerde okuduğum ve Türkçeye çevirdiğim 1935 tarihli Uygurca gazetede geçen bir ibareden anladım. Aşağıda hem Arapça harflerle yazılan Uygurca “Yengi Hayat” gazetesinin transkripsiyonunu görüyorsunuz.

 

“Beş altı yıl şu Farisi ve Türki Tolasi mahbublarnıng kaş gözleriyle mey ve şarabnıng medh ve tarifide yazılan gazellerini okutulub balalar şundın hiçbir türlük malumat alalmasıkı malum idi” (Yengi Hayat Kaşgar Sayı 58 Sütun 1 – H 1358 Muharrem / M Mayıs 1935)

 

Divan Edebiyatında bu tür işret ve oturak âlemi tasvirleri Osmanlının tam da cihan devleti olduğu Yavuz Sultan Selimden sonra başlamıştır ki amaç: İslam’ın sade inanç esaslarını temelden bozarak savaşla sokulamayan batınilik gibi sapık yolların bu yolla bulaşıcı hastalık gibi içimize sokulmasıdır.

 

Bir kafiye ve aruz hastalığı uğruna şiir söyleyeceğim ve aferini, makamı, keseleri kapacağım diye İslam’ın en hassas konularını dillerine dolayarak haramları övmüşler, meyhaneleri ve müdavimlerini göklere çıkarmışlar, mescitleri ve ona devam edenleri yerlere sokmuşlardır.

 

Çağdaşları ve sonra gelen Müslümanlar ise her zamanki gibi “bunların zahiri manasına bakmayın” gibi saçmalıklarını sürdürmüşler bazıları da “bu sanattır” demişlerdir biz de diyoruz ki: dinimle alay eden ve ya onun Zülfi yârine dokunan sanat yerin dibine batsın.

 

MUKADDESATA ÇATMADAN DA SANAT ESERİ GAZALLERİN YAZILABİLİR OLDUĞUNU GÖSTEREN İKİ ŞİİR ÖRNEĞİ

DİKKAT ET! 

Bizler madden de manen de kardeşiz

Ağzından çıkan laflara dikkat et!

Gıybet ustaları bilir her yolu

Eğri dizilmiş saflara dikkat et!

Sarf edilen sözler geriye girmez

Bin düşün bir de, gaflara dikkat et!

Aslı var mı yok mu araştırmadan

Hemen inanan saflara dikkat et!

Kefler her zaman kalınca okunmaz

Kalın okunan Kaflara dikkat et!

Cehennemin baş kitlesi hükkâmdır

Cezalara ve aflara dikkat et!

Son zaman etrafta nümayan olan

Âlim görünen paflara dikkat et!

İnsanı şaşırtan okuduğudur

Kitaplıktaki raflara dikkat et!

Su uyur da düşman uyumaz derler

İçeceğin hoşaflara dikkat et!

Ağzı dolu, kalbi haktan bîhaber

Hazan gibi alaflara dikkat et!

Sırrını faş eder cansız da olsa

Yatağında çarşaflara dikkat et!

Adalet ve vicdan kalktı göklere

İnsafsızca insaflara dikkat et!

Her Allah diyeni sofiden sanma

Düştükleri zaaflara dikkat et!

İki uç da ifrat tefrit yeridir

Daha fazla Araflara dikkat et!

Ben insanı iyi tanırım diyen

Terazisiz sarraflara dikkat et!

Kimi inzivada, kimi koltukta

Sen hep orta taraflara dikkat et!

Şeytan ile nefis süsler yanlışı

Yollardaki cafcaflara dikkat et!

Her zaman sağa da sola da vuran

Aklınca bîtaraflara dikkat et!

Kara donlu her ev Kâbe değildir

Dolaştığın metaflara dikkat et!

Minnet etme nimet için kullara

Elden gelen ithaflara dikkat et!

Allah için her ramazan camide

Yaptığın itikâflara dikkat et!

Ameldeki farklılıklar önemsiz

İnançta ihtilaflara dikkat et!

“Bir ben vardır bende benden içeru”

Yapılan itiraflara dikkat et!

Zalimin bahtı da döner tersine

Ah eden mustaz’aflara dikkat et!

Gargari, şeytan da çıkar semaya

Altındaki rafraflara dikkat et!

 

KAZA KADERTEBBET

 

Dostluğu cüzdandan paradan değil,

İçten gelen muhabbetten anlarsın.

O denizler çok derindir dalma hiç,

 Kaza kaderi Tebbet’ten anlarsın.

Yiğitle köpeği kılından değil,

 Üstündeki pireden, bitten anlarsın.

İnsanları kıyafetten hiç değil,

Anadan emdiği sütten anlarsın.

Vefayı ve sadakati ne garip,

İyesin dişleyen itten anlarsın.

Kim ne yapmış ne yapacak görmeğe,

Önünde bak, memleketten anlarsın.

Dualar yere mi göğe mi gider?

Ülkedeki bereketten anlarsın.

İmanla küfürde kararsız isen,

Ne Allahtan ne de puttan anlarsın.

İnsan sarrafıyım, deme boşuna,

Ne bakırdan ne yakuttan anlarsın.

Süvarinin kim ve neci olduğun

Altında bindiği attan anlarsın.

Birisi Arapça bilirim derse,

Ağzındaki dat ve sattan anlarsın.

Mahi her güleni dostun zannetme!

Sana sunduğu fırsattan anlarsın.

 

(Gargari Divanı - 27 Muharrem 1440)