Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun değerli okuyucularım!

Maddi ve manevi terbiye bakımından tasavvufun şer’i şerife aykırı olmadığına inanırız. Ancak tasavvufun okulları olan tarikatların geliştirdikleri İslam’a aykırı olmayan ibadet ve ayinleri tarikatın olsa da İslamiyet’in “olmazsa olmazı” kabul etmelerini kabul edemeyiz.

Tasavvufun nefsi terbiye ve eğitmek için hele küfrün zirve yaptığı çağlarda gerekliliğine inanırız. Ancak bu ekollerin yeni ibadetler ihdas ederek bidatçiliğe ön ayak olmalarını asla hazmedemeyiz.

Batılıların mistisizm dediği dinin daha derin ve daha yoğun yaşanması manasını taşıyan tasavvuf mecburi değil ihtiyari bir tarzdır. Bu bakımdan bu yollara sülük edenlerin bir ayrıcalıkları varmış gibi diğer kardeşlerine tepeden bakmalarını kazandıklarını büsbütün yok eden bir hastalık olarak görürüz.

Tasavvufun da bazı İsrailiyat gibi Hristiyanlıktan etkilenerek başladığını ve geliştiğine inanmak istemesek de doğruluk payının olduğu bir gerçektir. Ama böyle de olsa bu tarz bir hayatın Allah cc tarafından yasaklanmadığını bildiren ve İslam’dan önceki hak din olan Hristiyanların tasavvufunu kast eden şu ayetle rahatlıyoruz:

“... Uydurdukları ruhbanlığa gelince, onu biz farz yapmadık. Fakat kendileri Allah rızasını kazanmak için yaptılar. Ama buna da gereği gibi uymadılar. Biz de onlardan iman edenlere mükâfatlarını verdik. İçlerinden çoğu da yoldan çıkmışlardır.  “ (Hadid 27)

Tasavvuf ve onun okulu olan tarikat kavramları istismarı en fazla olan kavramlardır. Tasavvufta emirlere ve amirlere itaat “olmazsa olmaz”dır. Bu İslam’ın ana kaynaklarında da geçtiği gibi biatle aynı temele dayanır. Biat ise ilahi ve nebevi bir taleptir:

“Muhakkak ki sana biat edenler ancak Allah'a biat etmektedirler. Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir. Kim ahdini bozarsa, ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah ile olan ahdine vefa gösterirse Allah ona büyük bir mükâfat verecektir.  “ (Fetih 10)

Turuk-ı aliyye dışındaki tarikatlarda büyük ve korkunç istismarlara yol açan “kesin itaat” gerçeğini yanlış kullanmanın önüne mutlaka geçilmesi gerektiğine inanırız.

Son kırk yıldır İslami yükselişin önünü kesmek için ve toplumlarda önyargılar oluşturarak Müslüman imajını zedelemek amacıyla “kesin itaat” kavramının dıştaki senaristlerce nasıl kullanıldığını ve başarılı olduklarını, Fadime Şahin, Ali Kalkancı ve Daiş, Fetö gibi son terör olaylarında gördük.

Bütün bu gerçekler ışığında Müslümanların İslam ülkeleri arasında ikişer yıllık, dönüşümlü, etkin ve ehil evrensel bir dini lider seçerek himayesindeki tüm Müslüman ülkelerden oluşan şura heyetinin çalışmaları sonucu alınacak kararlarla bu tür yanlışların önlenmesi sağlanmalıdır.

Allaha emanet olunuz, hayırlı cumalar kardeşlerim!