Bugün sizlere 1950’li yıllarda yaşanmış, yaşayanın ağzından bir Taşeli (Konya ve Karaman illerinin Akdeniz’deki kısmı) hikâyesi takdim ediyorum.

Bir zamanlar ben daha kız iken babamla beraber Ayı beleninde harman ederdik. Herkes saman ve çeç çıktıkça köye eşek ve katırlarla taşırlardı.

Daha 12-13 yaşındaydım, bir akşamüzeri köye saman götürme sırası bana gelmişti. Babam hararları iyice bastıktan sonra eşeğe yükleyiverdi ve köye yıkıp geri dönmek üzere yola çıktım.

Yukarı İzvide gelince hava iyice kararmıştı, köyün girişinde beni başı örtülü erkek sesli birisi durdurdu. Bir şey demeden eşeğimin yükünü yıktı, ben ağlamaya başladım.

Kimlerdesin sen? Dedi.

Goraşlardanım, dedim.

Tamam, bildim ananı babanı, baban yayladadır mutlaka, git anana söyle, yaylalardan tek başına saman çekmek yasakmış, yükümü İzvitte indirdiler, de, dedi.

Eşeğimi alıp ağlaya ağlaya Gargaraya geldim.

Anam halimi görünce, sarıldı, ne oldu guzum, baban nerede, eşeğin yükü hani? Dedi.

Ben de durumu anlatınca, anam hemen bilmişti;

Kızoğlan dedikleri heriftir o, dedi.

10 Yıl Sonra

Hacı Hasan Kırındaki Kabalakta bulunan tarlalarımızın başında yatardım tek başıma.

Bana koruma olarak babamdan kalma hala evimin en bilinmez bir bucağında sakladığım tüfeğim yetiyordu.

Onu saçmalarla barutlarla daima dolu ve hazır tutardım yanı başımda. O sırada daha üç beş yaşında ilk çocuğunun anası bir gelindim.

Kocayı akşamdan saman yıkmaya gönderirdim köye, o sabaha karşı dönerdi yaylaya, ben de kelifin ucuna yakmış olurdum ateşi.

Kocanın katırı karşı tepeden görününce bütün kuşlar ötmeye başlarlardı. Ala serçeler ıslık çalar, sarı serçeler çekmelerin altından çıkar, gök güdükler adeta çığlık çığlığa onun geldiğini haber ederlerdi bana.

Yaylanın acı ayazını kıran bu ateşin etrafına oturur az önce inekten sağdım sütten susuz yaptığım çorbayı kaşıklardık tavladığım ekmeklerle.

Kırlarımızda obalar toplu değildi, darmadağındı, herkes tarlasının başında yatardı, harmanını da gene aynı yere yakın bir çimenlik düzlüğe kurardık.

Sabah alaca karanlıkta keklik sürüleri geçerdi Sarıbunar’a, ekin zamanları palazları daha yağırbaş bile olmazdı.

Biraz sonra yayla güneşi çıkınca sesleri kesilecek olan bütün kuşlar bu saatte ötme üzerine tüm hünerlerini sergilerlerdi.

(Anlatan: Dursun Emine Ünser)