SEYAHATNAMEDE TAKYANUS TAHTI KARAGÜRGÜS (KORİKOS-SEBASTE)

Torosların zirvelerini ecel teri dökerek hükümetlerin yanına koştukları yüzlerce silahlı muhafızla geçen Evliya Çelebi merhum Akdeniz sahillerinin antik kentlerini temaşa ederken hayretini gizleyemez.

Tirsendi Köyü

Kayalık bir dağ başında kurulan köyde halk: belinde “Mülteka’l-ebhur ve Kuduri” adlı ilmihal ve fıkıh kitapları, ellerindeyse kırkar ellişer dirhem tüfekleri olup keklik gibi kayadan kayaya sekerler.

Ayaklarında dizlerine kadar çıkan postalları, başlarında da külahlarının üzerine sardıkları sarıkları vardır, Müslüman geçinirler.

Bu köyden sonra kuzey taraf artık Karataş kazasıdır.

Tirsendi Köyünden elinde tüfek belinde Davut aleyhisselamın Calut’a kullandığı sapanlardan bulunan bin silahlı kahraman suhte çıkar. 

Tirsendiden bize 200 suhte piyade kılavuz ve korumacı verildi. Aramızda elli kuruş yol hakkı toplayıp onlara vermeden yola çıktık.

Suhte yol arkadaşlarımız bizi korkmasınlar diye devamlı: buralar güvenlidir, korkulacak bir yer yoktur diyorlardı.

Dört saat boyunca göklere başkaldırmış dağlar ve yerlere geçmiş gayya kuyuları gibi dereler geçtik, korkunç ve tehlikeli kısık kayalı dar kanyonlar aştık. Atlarımız basmak için zaman zaman bir avuç toprak bile bulamıyorlardı, bazen deniz sahili bezen uçurum kayalar arasında yüz bin sıkıntı ile bir yaz sıcağında düşe kalka dermansız bir durumdaydık.

Bu suhteler bizi nereye götürüyor, Allah korusun bu adamlar bizi hangi boğazda boğazlayacaklar, diye düşünüyorduk. 41 yıldır geziyorum dünyada böyle güvensiz ve tehlikeli yol görmedim.

Bu kayalar ve ormanlar yurdunu aştıktan ve şiddetli sıkıntılar çektikten sonra sahile indik.

KURUÇAY IRMAĞI

Kuzeyden Karataş yaylalarından gelip burada Akdeniz’e karışır.

Bu ırmağı suhtelerle beraber geçtikten sonra bir saat sahilin kumsalında ilerledik.

 Başı semaya uzanan Lena Belini geçtik, hizmetçilerimin çizmeleri bu dağlarda paramparça olmuştu.

Bu belin tam doruklarımdayken refakatçımız suhteler tüfeklerine yaslanarak: buradan öteye gidemeyiz, yollar artık tam emniyetlidir, biz döneceğiz söz verdiğiniz elli kuruşumuzu verin, diye mızıldanmaya başladılar.

Biz de: hayır, siz bizi Kara Gürgüs (KORKUS) kalesine kadar götürmedikçe bir akçe bile veremeyiz ve size kırılırız, deyince onlar da üzüldüler.

Sonunda beraberce beli aşağı inerek, deniz sahili boyunca bazen toprak bezen taşlı yerlerden geçerek nice ören yerlerini, Kehkeşan’a benzer antik suyollarını ve antik kent harabelerini izleye izleye sekiz saat gittik.

TAKYANUS ESKİ TAHTI KARAGÜRGÜS KALESİ

(Görgüs-Sebaste-Kızkalesi-Korikos-Ayaş-Erdemli-Mersin)

Burası da Silifke sancağına bağlı Karataş kazası sınırında Türkmen sahilleri Kara Görgöstür.

Burada durarak refakatçılarımız olan suhtelere elli kuruşlarını verdik. Onlar aynı yerden Tirsendi köyüne geri gittiler.

Bu şehir deniz kenarında öyle görkemli bir eski şehirdir ki Mısırda, Ahlatta, Kırımda ve Bağdat’ta benzeri yoktur. Bizzat gözümüzle gördüğümüz özelliklerini anlatmaya kalksak deve yükü kadar tarih ortaya çıkar, okuyanlar bizar olurdu.

Bu ören yerinde hiç adam yoktur. Ama dünya benimdir diyen zavallılara bir nasihat olsun diye hal dilimizle şu ayet-i kerimeyi dillendirdik ve ondan başkasından el çekmeye ahdettik:

“Allah ile birlikte başka bir tanrıya tapıp yalvarma! O'ndan başka tanrı yoktur. O'nun zâtından başka her şey yok olacaktır. Hüküm O'nundur ve siz ancak O'na döndürüleceksiniz.” (Kasas 88)

Şimdi bütün gezginlere ve dünya tarihçilerine şöyle ayan beyan ortaya çıkar ki: Miladi 870 yılında Abbasi hanedanı halifesi Memun, çağının en büyük devletinin sahibi ve hükümetinin hakimi olarak Mısıra gelir. Buradaki en büyük piramidin tılsımını bozarak büyülü hazineleri çıkarıp üstündeki bir kat taşı yıkmıştır ki hala eserleri ortadadır.

Mısırdaki Nil kalesini onardıktan sonra uzun yollar ve mesafeler kat ederek buraya, Kara Gürgüs kalesine gelmiş, yedi ay kuşatmadan sonra bilek gücüyle İspanyolların elinden almıştır.

Memun burayı İslam topraklarına kattıktan sonra İslami usulde bir kent inşa etmiştir. Burada yedi yüzden fazla cami vardır ki her biri Mısırdaki Ezher, Şam’daki Ümeyye gibidir.

Ayrıca binlerce mescit, han, hamam, tekke, zaviye, hastane, imaret ve emsali eserler hala ayaktadır. Türkmen kabileleri yaylalardan sahile indiklerinde ibadet ederler.

Bunlardan başka binlerce kubbeli ziyaret yerleri, kagir yapılar, bedestenler, içi mal dolu Halep çarşısı gibi dükkanlar, binlerce fıskiyeli dev havuzlarla ve şadırvanlarla bezeli yüksek saraylar vardır.

 Buradaki ihtişamı anlatmaya akıl yetmez. Bazıları mamur olup Türkmenler içinde ikamet ederler.

Kara Görgöşte binlerce kilise ve manastır da vardır ki her yıl kâfir ve Frenk gemileri limana demir atarak buraları ziyaret ederler. Frenklere göre Takyanus büyük bir peygamberdir ve padişahtır.

Hazreti İsa’nın en büyük dört havarisi bu deniz kenarındaki Kara Görgöşte büyük bir manastırda yatmaktadırlar. Kubbelerinin üzerinde Yunanca tarihleri de yazılıdır.

Burası Müslümanların elindeyken de çok önemli bir ziyaret yeridir. Halen geleni gideni eksik olmayan bir garip merkezdir.

Bütün Frenkler gemileriyle buraya rahatça gelip ziyaret ederler, etrafta avlanırlar ve gemilerini onardıktan sonra ayrılırlar.

Burası öyle etkileyici bir ziyaret yeridir ki yol üzerinde bulunan dev manastırın gökleri aydınlatan altın kaplamalı kubbeleri göz kamaştırır. İki bin adım boyunca sağlı sollu üstleri beyaz mermerden taklı üzüm asmalığı yapılmış geniş bir kaldırımı vardır. Bu Hristiyan dergâhı sanki ustasının elinden yeni çıkmış gibi bu kadar zamana rağmen ihtişamını korumaktadır.

Her taşın yerleştirilmesindeki ahengi yüz bin kere baksanız ancak anlarsınız. Bu antik viranede bunun gibi daha ne eserler gördük. Baştan sona denize nazır olan bu kente bakıp da hayran ve şaşkına dönmemek mümkün değildir. Denize nazır kısmını iki saatte kat edebildik. Kentin eni ise bir saattir.

Kentin batısında sahilde bir de sağlam kalesi var ama küçüktür. Boyutları bilinmemektedir. Ama dörtgen antik tarz bir yapıdır.

Bu antik kentin limanı çok sağlam bir yatak yeridir, rüzgârdan emin olup kayaların altından limana nice tatlı sular akar durur.

Bu liman Girit adasındaki Suda limanına ve İstanbul boğazına benzer büyük bir limandır.

 Şu anda harabe olan bu kente Müslümanların elindeyken İspanyollar 1700 gemi ile gelip bütün halkını esir almışlar, şehri de yakıp yıkmışlardır.

Kentin denize ters tarafında, Allaha sığınırız öyle bir arazi yapısı vardır ki ayak basacak toprak bulunmaz, ama eskiden kalabalık nüfus nedeniyle taşlara ve kepirlere insan gücüyle toprak taşınarak bağlar bahçeler inşa edilmiştir. Hala bazı el işi bahçeleri görülmektedir.

Bu kadar kayalık olsa da havası ve suyu son derece mükemmeldir. Ta Erzurum ve Sivas’tan Türkmen obaları buraya sahile inerler. Hekimlerin sözlerine göre burası çok sıhhi güç veren bir yerdir. Burada yaşayan Türkmenler de çok sağlıklıdırlar.

Buradan ayrıldıktan sonra iki saat doğuya doğru gittik. Her taraf binlerce beyaz Mermerli lahitlerle doludur. İçlerinde yatanların dini mezhebi meçhuldür. Bu lahit ve sandukaların kapakları define var zannıyla açılmıştır.

Bu şehirden doğuya doğru iki gün gittik, su kemerlerinden geçemedik, dört saat sonra çimenlik bir alanda, büyük binaların bulunduğu ve Takyanusun kabrinin de içinde olduğu İrem bağlarına benzer bir dereye geldik.

(Kaynak: Evliya Çelebi Seyahatnamesi 9. cilt 325. sayfa, resimler: http://www.mersinkulturturizm.gov.tr