Umre Hatıraları- 7

“Uhud bizi sever biz de Uhud’u” (Buhari Megazi Bölümü)

Medine-i Münevereden 5 km mesafedeki Uhud’a hareket ederken buranın tozunun gözlere şifa olduğunu ama kesinlikle yanımıza toz toprak almamamız konusunda defalarca ikaz edildik.

Uhud başlı başına İslam’ın anlaşılmasında bir deryadır, diyordu rehberimiz.

Uhud’a 4 – 19 Mart 2019 tarihinde yaptığımız umre ziyaretinde iki defa gittik.

Birincide gece idi, rehberimiz isteğe bağlı olarak götürmüştü bizi. Ortalama zeminden 700 metre rakımlı sekiz km uzunluğundaki Uhud’un savaşın olduğu alanındaydık.

İşte rasülüllah (sav) hazretlerinin “O bizi sever biz de onu” buyurduğu Uhud dağının dibindeydik. Buraya kurulan Uhud mahallesinde evlerin arasından dağın dibine vardık. Tel örgüler vardı arada, efendimizi bağrına basmak için yarılan ve düşmanların bütün gücüyle saldırıya geçtiği sırada “buyur ya rasülüllah” diye bağrını açan yerin altındaydık.

Ziyaretçiler bu yarığa girmesin, diye tel örgüden ayrı bir de duvar örülmüştü önüne, rehberimiz uzaktan hem gösteriyor hem anlatıyordu. Her zaman tekrarladığı uyarıları tekrarladı: sakın Uhud’dan bir çakıl taşı bile cebinize koymayın, geri getirmek için çabalarsınız ama getiremezsiniz, başımıza büyük felaketler gelebilir.

İkinci gidişimiz kafilenin tamamıyla beraber oldu.

Uhud dağında savaşın yapıldığı alana vardık. Uhud dağının çevresi tel örgülü olduğundan herkes alandaydı, sadece okçular tepesi insan kaynıyordu.

Burada büyük bir kalabalık oluşmuş durumdaydı. Çünkü her kafile mutlaka uğruyordu. Bize Okçular tepesine gitmememiz önerilmişti.

Şirketin Medine temsilcisi hoca efendi çok etkili, ağlatan bir sohbette bulundular. Kendileri de ağlıyor bizleri de ağlatıyordu.

Hicretin ikinci yılında Bedirde aldıkları büyük darbenin acısını unutmayan Mekkeli müşrikler 2000 paralı 1000 gönüllü üç bin kişi topladılar. Medine’deki Yahudiler de Beni Kaynuka sürgününden dolayı ihanet ederek onlara destek sözü verdiler.

Peygamber efendimiz gördüğü rüya üzerine savaşın savunma şeklinde olmasını istiyordu. Bu rüyada hazreti Hamza’nın kurban olduğu da vardı. Bedir savaşına katılamayan gençler meydan savaşından yanaydılar.

Peygamberimiz Cuma hutbesinde, emirlere itaat ve sabır edilirse zaferin Müslümanlarda olacağını, beyan buyurdular. Sonra zırhını giyinip çıktılar, gençler ya rasülellah özür dileriz, savaş sizin dediğiniz gibi Medine’de savunma şeklinde olsun, dediklerinde “Bir peygamber

zırhını giydikten sonra Allah onunla düşmanları arasında hüküm verinceye kadar çıkarmaz. Eğer sabreder ve görevinizi yaparsanız Allah zaferi size ihsan edecektir” buyurdular.

Peygamberimiz (sav) Medine emiri olarak Abdullah b. Ümmü Mektum’u bıraktıktan sonra 23 Mart 625 tarihinde Uhuda vardı. İslam ordusunu efendimiz teftiş ederek çocukları geri gönderdi.

Übey bin Serlül adlı meşhur münafık da “Muhammed çocukların dediğine uydu bizi dinlemedi” deyip 300 kişilik yandaşıyla geri döndü.

Peygamberimiz (sav) 700 kişilik orduyu saf saf dizdi, orduyu savaş düzenine koydu ve en büyük sancağı Mus‘ab b. Umeyr’e verdi. Arkalarını Uhud’a dayadılar ve düşmanın gelebileceği daha engin bir tepe olan Ayneyn tepesine de (Cebelürrumât (okçular tepesi) Andullah b. Cübeyr başkanlığında 50 kişilik usta okçuları yerleştirerek; atlar oktan ürkerler, arkadan gelecek düşman atlılarına buradan müdahale edin ve asla ikinci bir emir verilmedikçe yerinizi terk etmeyin, diye tembihlemişlerdi.

Müşrik ordusu Ebu Süfyan komutasında arkasını Medine’ye yüzünü Uhud’a vererek düzen aldı ancak Halit b. Velid komutasındaki süvari birliği görünmüyordu.

Savaştan önce teke tek yapılan mübarezede hazreti Ali ve hazreti Hamza rakiplerini öldürüp düşman saflarının dağılmasıyla Müslümanlar onları kovalayıp savaş alanından uzaklaştırdılar. Ganimet toplamaya başladıklarında Ayneyn tepesindeki elli kişiden 42 si de bunlara katıldılar. Okçular tepesinde sekiz kişi kalmıştı Halit b. Velidin Uhud’un arkasından gelip buradan baskın yapmasıyla her şey altüst oldu.

Bunu gören müşrikler toparlandı, bizim saflarımız bozuldu ve silah bırakıp dağa yönelenler bile vardı. Ama Uhut dağı onlara, geri gidin bana gelmeyin, diye haykırıyordu.

Bu arada yüce peygamberimizin amcası hazreti Hamza şehit edildi, onu şehit eden Hindin kölesi Vahşi Hinde haber verdi o da gelip iç ve dış organlarından bir gerdanlık yaptı, ciğerini çıkarıp dişledi.

Peygamberimizin de bir dişi şehit oldu, bir kılıç darbesiyle miğferi parçalandı, parçaları efendimizin şakak kemiğine saplandı. Bunu çıkarmaya çalışan sahabenin de dişi çıktı. Peygamberimize çok benzeyen sancaktar Mus’ab b. Umeyr de şehitler arasındaydı.

Ötesini TDV İslam Ansiklopedisinden aynen iktibas ediyorum;

“Hz. Ebû Bekir, Ömer ve Ali ile birlikte bir grup sahâbî Hz. Peygamber’i korumak için etrafında bir halka oluşturdular.

Resûlullah sancağı Hz. Ali’ye verdi. Mus‘ab’ı öldüren İbn Kamîe, Hz. Peygamber’i öldürdüğünü sanmış ve Peygamber’in öldürüldüğünü etrafa yaymaya başlamıştı. Bu şâyianın etkisiyle müslümanlar panik içerisinde dağılmaya başladılar.

O esnada Resûl-i Ekrem’i gören Kâ‘b b. Mâlik, “Ey müminler, müjde! Resûlullah burada” diye haykırınca Müslümanlar toparlandı. Hz. Peygamber, etrafında sahâbîler olduğu halde

Uhud kayalıklarına çekildi. Bu sırada Ebû Süfyân ve arkadaşları kayalıklara doğru ilerlemeye kalkıştılarsa da Müslümanlar attıkları taşlarla düşmanları uzaklaştırmayı başardılar. Savaş böylece sona erdi.

Hz. Fâtıma, Âişe, Ümmü Eymen, Ümmü Süleym ve Ümmü Umâre’nin de aralarında bulunduğu on veya on dört kadın sahâbî savaş alanına yiyecek ve su getirdi; yaralıların tedavisiyle ilgilendi. Hz. Fâtıma babasının yüzündeki kanları temizlemeye çalıştı ve kanamayı durdurmayı başardı. Hz. Ali, Resûl-i Ekrem’in yaralarını yıkamak için dağdaki tabii havuzlardan kalkanına su doldurarak getirdi.

Ebû Süfyân, savaş alanından ayrılmadan önce Hz. Muhammed’in, Ebû Bekir ve Ömer’in (R.A) sağ olup olmadığını merak ediyordu. Teker teker isimlerini söyleyerek seslendiyse de Hz. Peygamber’in emriyle kimse cevap vermedi. Bunun üzerine, “Eğer sağ olsalardı cevap verirlerdi, üçü de ölmüş ve iş bitmiş” deyince Hz. Ömer dayanamayıp, “Yalan söyledin Allah’ın düşmanı! Saydıklarının hepsi sağdır ve buradadır” dedi.

Ebû Süfyân’ın, “Savaş sırayladır; bugün Bedir Savaşı’na bedeldir” sözlerine mukabil Hz. Ömer, “Evet ama eşit değiliz. Zira bizim ölülerimiz cennette, sizin ölüleriniz cehennemdedir” karşılığını verdi.

Ebû Süfyân, “Gelecek yıl sizinle Bedir’de buluşalım ve savaşalım” diye meydan okuyunca Hz. Peygamber’in emriyle Hz. Ömer, “Olur, inşallah!” dedi. Bir yıl sonra Resûl-i Ekrem ashabıyla Bedir’e gelerek bir hafta boyunca Mekkelileri beklemiş, ancak Ebû Süfyân ve ordusu savaş yerine gelme cesareti gösterememiştir.

Uhud şehidlerinin defnedildiği Meşhed-i Uhud denilen yerin bir kısmının sel yatağına yakın olması ve Medine’nin su ihtiyacını karşılayan kanalın buradan geçmesi sebebiyle bazı kabirler kırk altı yıl sonra Cennetülbakî‘e nakledilmiş, Hz. Hamza ile birlikte şehidlerin dördü orada kalmıştır.

Ömer b. Abdülazîz’in Medine valiliği sırasında başlattığı, Resûl-i Ekrem zamanına ait hâtıraların korunmasına yönelik faaliyetler Abbâsîler devrinde de sürdürülmüş, Resûlullah’ın yaralandığı alanla şehid sahâbîlerin kabirlerinin olduğu yerlere açıklayıcı işaretler konulmuş, bazı kabirlerin üzerine kubbeli mezarlar yapılmıştır.” (Tırnak araları TDV İslam Ans.’den İktibastır)

Uhud teslimiyetin ne demek olduğunun ebedi tescilidir. Bu teslimiyeti ezelden ebede bozanların nelere sebebiyet verdiklerinin canlı ifadesidir;

“Hayır! Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar.” (Nisa 65)

Bedir de neyse Uhutta da oydu. Allah cc zafer vaat etmişti Müslümanlara. Ama bir terslik oldu, vaadinde durmayan birisi vardı. Neydi o terslik ve kimdi vaadinde durmayan?

İkisinin de cevabını şu ayetten öğrenelim ve devamını ibretle okuyalım.

“Andolsun, Allah, izniyle, onları (müşrikleri) kırıp geçirdiğiniz sırada size olan va’dini gerçekleştirdi. Nihayet sevdiğiniz şeyi (zaferi) size gösterdikten sonra, za’f gösterdiniz. (Peygamber’in verdiği) emir konusunda tartıştınız ve emre karşı geldiniz. İçinizden dünyayı isteyenler de vardı, ahireti isteyenler de. Sonra sizi denemek için onlardan yüzünüzü çevirdi. (Kaçıp hezimete uğradınız. Buna rağmen) sizi bağışladı. Allah, mü’minlere karşı çok lütufkârdır.” (Al-i Imran/152)

Ey Allah’ın resulü, ey taktik dehası ile okçular tepesine 50 kişi yerleştiren büyük nebi!

Baştaki yönetime itaat etmeyi öğrettiğin o sözün ihlal edilmesi nelere mal oldu biz şimdi bir daha gördük. Acaba uslanır mıyız bilemiyoruz.

“Müslüman askerlerinin cesetleri üzerinde leş kargaları dahi görseniz, bulunduğunuz mevzii terk etmeyin!” buyurmuştu o tepeye yerleştirdiği arkadaşlarına Allah resulü. Oysa onlar düşman saflarındaki basit bir gevşemeyi düşmanın hezimeti sanarak Okçular tepesini terk etmişlerdi.

Ey mal bırak yakamızı!