1800’lü yıllar Osmanlının yeni bir değişim sürecinin devam ettiği hatta başladığı yıllardır.

Bu yıllar “toprak işleyenin su kullananın” prensibinin tam manasıyla uygulandığı zamandır. Ancak bu prensip Müslümanlarda sahipsiz ve ölü topraklar ve sular için geçerlidir.

 

Uçsuz bucaksız dağlar, kırlar, tepeler ve koyaklar işleyecek ve ihya edecek sahiplerini beklemektedir. Kırlarda diz boyu otlar Yörüklerin sürülerine Yörükler de padişahların fermanlarına muhtaçtır.

 

O zamanlar yazın yaylada kışın köyde geleneğinden ziyade yazın yaylalarda kışın kışlaklarda barınır insanlar. Yani yaylak da geçici kışlak da, biri başlayınca öbürü bitiyor, biri bitince diğeri başlıyor.

 

Anamur gibi sahil ve verimli topraklar çoktan sahiplerini bulmuşlardır. Ve burada toprak bulamayanlar ve davarlarına otlakıye yetiştiremeyenlerin gözleri dağlardadır. O günlerde en rayiç dağlar Karaman ile Ermenek arasındaki bozkırlardır.

 

Anamur’un Gülnar’ın, Mut’un malcıları soluğu padişahların kapısında ya da dağlardan geçmekte olan paşaların eteğinde bulurlar. Ve yüce dağ başları tepe tepe, koyak koyak, pınar pınar parsellenir. Bunları torunlarına hüccet ve temessükle belgelemeleri için ellerine fermanlar verilir. Aşağıda bu fermanlardan şu anda Mutun Aşağı Köseler cemaatinin elinde bulunan birisini sizlere arz ediyoruz:

 

 “ERMENEK KADISI NAİBİNE HÜKÜM Kİ:

 

Nevahi ve Ermenek kazasına tabi yaylaklara Gülnar kazasına tabi’Ovacık karyesinde kışlarlar iken eyyam-ı sayfde çıkan Köseler yörükan cemaati ve Bozdoğan cemaati ahalileri …naibi Kethüda ve koca Hasan ve sairleri … kaza-i mezburda vaki’ resmi defterde mukayyed cedleri temessüküyle Sorkun avlağı, Göçeri yeri, Kayabunar, Taş kesiği, Katrancı gediği, Akarca ve üçpınar ve Kapucak dimekle maruf kadimi yerlere yaz zamanında çıkıp hiçbir yeri söküb, ekip dikmeksizin koyun ve davarlarıyla yaylayup sadece otundan ve suyundan intifa ederek buraların sahipleri olan (Gargara, izvid-i ulvi ve İzvid-i süfli) karyelerine zarar vermeden tahammüllerine göre resim ve harçlarını Balkasun karyesinde ki Karamanoğulları Türbe masalihı içün memurlara eda ede gelürlerken Gülnar kazasına tabi Işıklı cemaati kendi yaylakları Yellibel iken buralara teaddi ve taaruz etmişlerdir, Deyi arzuhal etmeleri üzerine buyurdum ki:

 

Ermenek kadısı, Naibi ve vücuh-ü memlekete:

Gülnar kazası Ovacık karyesinde kışladıkları halde eyyam-ı sayfda (yaz günleri) 110 gün çıkıp koyun ve davarlarıyla yaylayup ekin ekip ağaç dikmeye teşebbüs etmeden sadece otundan ve suyundan intifa (faydalanma) edüp bu mezariîn sahipleri olan (Ermenek,Gargara, izvid-i ulvi ve İzvid-i süflinin) yerlü kura ahalilerine zarar-u gezend irişdirmeden tahammüllerine göre resim (vergi) ve harçlarını Balkasun karyesinde ki Türbe masalihı içün memurlara eda edegelen Köseler yörükan cemaati ve Bozdoğan cemaati ahalileri Yellibelde yaylayan Işıklı Yörükan cemaatinin hukuk-u kadime mugayir (eski haklara ters) olan her türlü müdahale ve teaddilerinin men ve def olunmak babında hükmü şerifim ile bu ecilden mahallinde şer’île ve kanun üzere amel olunmak içün emr-i şerif yazılmıştır.”

 

Demin de dediğim gibi eskiden Yörükler kışın köyde kalmazlar kışlak denen her yıl değişebilen izinli yerlerde kalırtlardı nitekim Kösereli cemaati o gün Gülnar’da kışlamalarına rağmen bu gün Mutun Silifke yolunda aynı adla bir yerleşim yerinde iskân edilmişlerdir.

O zaman yetkililer otlakıye için kesin şartlar belirlemişler ve aksi halde oralara mal çıkarmalarına göz yummamışlardır. Bu şartlar: 1- yerli köylere asla zarar verilmeyecek 2- meralar asla sökülerek ekilip dikilmeyecek 3- mal sayısına göre Balkusan’daki Karamanoğlu türbesi yararına vergi ve harç ödeyecektir.

 

Altıntaş, Yellibel ve Kanlı burun arasındaki bu devasa dağ ovası kıran kırana bir mücadeleye sahne olur o zamandan beri. Yörükler “otundan suyundan faydalanır” yerliler ise tepeler arasında ki koyakları eker dururlar, üç beş kile arı buğday için.

 

Ortalık dindikten sonra Anamur’dan üç aile yola çıkar bu topraklar için: Hacı Vahap, Tobbaş Mehmet ve Selvinaz. Selvinaz’ın ablası daha önce Çetmi’ye yerleşmiştir, Hacı Vahap ailecek her yıl zaten Altıntaşa çıkmaktadırlar, Tobbaş Mehmet ise Amcaoğlunun peşine takılır yeni bir dünya için.

 

1700’lü yılların sonuna doğru yörede özellikle Gargarada bir nüfus patlaması olur, bunun en büyük nedeni Kışlacıktan dağılarak subaşlarında yeni mahallelerin oluşmasıdır. Bu nüfusla beraber halk “arı buğday” yetiştirmek için arazi arayışına girişirler ve gözlerini arkalarındaki yüce dağ başlarına dikerler. Bu nedenle ilkel araçlarla Altıntaş’ı, Üçpınarı, Kayapınar’ı, Üssüz, Ayı belenini, Kabalağı ve Hacı hasan kırını ihya ederek amaçlarına ulaşırlar.

 

O zamanlar Balkusanda 14 hane ikamet etmektedir ve bunlar da gargaradan gelen ailelerdir. Daha sonra Gargaradan bir gurup aile daha gelerek Tolbunar’ı yurt edinirler ve bir daha geri dönmezler.

 

Bu cefakâr insanların, kendileri gibi bir geçim sağlamak uğruna buralara gelen yörükan aşiretleri daima komşuları olmuştur ve yüz yıllardır iç içe komşu olarak yaz aylarında beraber olmuşlardır.

 

Şimdi bunlara üç aile daha katılmak üzere Aybaham yollarını tırmanmaktadır: Hacı Vahap, Tobbaş Mehmet ve Selvinaz. Abanoz yaylasında Hacı Vahapın “böleleri” tarafından bir akşam misafir edilirler.

 

Bu yeni mekânların yeni misafirleri her yıl Altıntaşa çıkan Hacı Abdüllerin kervanına katılarak yol alırlar.  Hacı Abdüllerin büyük kervanı Sarıveliler üzerinden Altıntaş’a ulaşmak üzere Sarıvadi’den sonra ayrılırlar. Selvinaz da onlarla Çetmi’deki ablasıyla Barcın yaylasında görüşebilmek için onlarla gider.

 

Hacı Vahap, Tobbaş Mehmet  ve Ayşe teyze ise Cenneden sonra Gargaraya geçmek için Manamas (Akköprü) köprüsüne gelirler. Göksu’nun kenarında biraz mola verirler.