Usul, Asl kelimesinin çoğulu olup kökler demektir mesela zekât usul’e verilmez dendiğindi zekât verecek kişinin anne ve babasının babaları, onlarında anne ve babaları gibi sağ olan büyükleri kast edilir.

 

Usul-ü hadis, usul-i tefsir, usul-ü fıkıh gibi İslam ilimlerini ifade eden kelimelerde ki usul de yine aslın çoğulu olup o dallarda üzerine ilmin bina edileceği esaslar demektir.

 

Füru ise fer’in cem’i olup zekat verecek kişinin oğlu kızı ve onlarında oğlu kızı gibi gittiği kadar dallar demektir ki bunlara da zekat verilmez. Usul ve füru’ miras hukukunda ki varisler listesini oluştururlar.

 

Usul, iman bilgilerini; füru; fıkıh bilgilerini ifade eder. Yani İslam’ın şartları olan ameller imanın şartları olan iman esaslarının dallarıdırlar. Hanefi mezhebinin içtihadına göre inkâr etmediği ve küçük görmediği takdirde İslam’ın amellerinde gevşeklik edenler küfürle itham edilemez.

Kitapta ve sünnette açıkça bildirilen farzlara ve haramlara inanmak, mesela içkinin, kumarın, domuz etinin haram olduğuna, beş vakit namazın, orucun, zekâtın, tesettürün farz olduğuna inanmak da usuldendir, füru değildir. Bunların farz veya haram olduklarını inkâr etmek İslam’ı ret manasına gelir.

 

Haramlar yerine göre zaruret icabı ihtiyaç miktarı alınabilir mesela Kur’an-ı kerimde haramlar sayıldıktan sonra böyle bir istisna yapılmaktadır:

 

“Üzerine Allah'ın adı anılıp kesilenden yememenize sebep ne? Oysa Allah, çaresiz yemek zorunda kaldığınız dışında, haram kıldığı şeyleri size açıklamıştır. Doğrusu birçokları bilgisizce kendi kötü arzularına uyarak saptırıyorlar. Muhakkak ki Rabbin haddi aşanları çok iyi bilir.” (En’am/119)

 

Bu tür istisnalar ve özel durumlar imanda da söz konusudur.

Bir gün müşrikler Ammâr'ı gaddarca işkencelere uğrattılar, yapmadıkları eza tatbik etmedikleri işkence kalmadı. Hz. Ammâr, bu korkunç ve dayanılmaz işkenceden kurtulmak için, onları hoşnut edici birkaç söz söylemek zorunda kaldı. Kâfirler, mustaz'af ve himayesiz bir adama yaptıkları eza ve cefalarla söylettikleri sözlerden memnun olarak onu serbest bıraktılar.

 

Hz. Ammâr, müşriklerin elinden kurtulur kurtulmaz, koşa koşa Resulullah'ın huzuruna vardı ve olanları anlattı. Kendisini kızgın kumlara yatırdıklarını ve kuyuya sarkıttıklarını, eğer Lât ve Uzza lehinde ve Resulullah aleyhinde konuşursa bırakacaklarını, aksi takdirde öldüreceklerini; durumun ciddiyetini görünce de sırf kendini kurtarmak için diliyle bazı şeyler söylemek zorunda kaldığını anlattı. Bunları anlatırken bir taraftan da gözlerinden yaşlar boşanıyordu. Bu manzara karşısında Resul-u Ekrem (s.a.s.) şöyle buyurdu;

 

-Ammâr! kalbine sor, kalbini nasıl hissediyorsun ?

-Ya Resulallah, kalbim, imanın verdiği zevkli duygularla dopdolu!

-Ammâr! tekrar böyle muamelede bulunurlarsa, sen de onların dediklerini yap (Nesâi, İmân, 17)

Resulullah'ın a.s. bu ruhsatı vermesinin ardından şu ayet-i kerime nazil oldu.

 

“Kim iman ettikten sonra Allah'ı inkâr ederse -kalbi iman ile dolu olduğu halde (inkâra) zorlanan başka- fakat kim kalbini kâfirliğe açarsa, işte Allah'ın gazabı bunlaradır; onlar için büyük bir azap vardır. (Nahl-106).

 

Böylece müminlere tehlike karşısında kurtuluş için diliyle inkâr eder gibi davranma ruhsatı verilmiştir.

 

İmanda bile kalbi sağlam oldukça müsaade edilen bu ruhsatın inkâr ve hafife almak olmadığı müddetçe zaruret icabı geçici olarak amellerde de olabileceği yukarıda ki haram ayetinde anılmıştır.

 

İslamiyet’in inceliklerini ve ayrıntılarını bilmeden, 23 yıl bizzat tebliğcisi tarafından yaşanarak bize gösterilen dinimizi kavramadan zamanımızdaki istisnai ve asr-ı saadete paralel uygulamalardan dolayı kimseyi suçlamak ve töhmet altında bırakmak uygun değildir.