Yıl 1818

Mehmet’in sadece mütevazı bir davar sürüsü vardı. Sayısı seksen kadar olan bu davarları Ermenek’ten bir ağa, “Ölmez Ana” (Verilen canlı mallar anlaşılan tarihte aynı sayıda asıl sahibine iade edilmek şartıyla oğlaklarından, kılından, sütünden ve yağından veren ve alanlarca ortaklaşa faydalanılan bir yardımlaşma geleneği.) olarak vermişti. Onları kırlarda yaz boyu otlatır ve sütünden yağından geçinmeye çalışırdı.

 O sırada Osmanlı Arazi Kanununa göre “İhya-i mevat / Ölü yerleri verimli hale getirmek” yasasınca ölü toprakları işleyerek verimli hale getirenler engellenmek yerine teşvik ediliyordu.

Mehmet sürüsünü Ermenek’in kuzeyinde bulunan koyak tepe şeklindeki kırlarda otlatırdı. Burada her yaz kondukları bir obaları vardı.

Obalarına yakın bir yerde, Ermenek’le Balkusan köyü arasında uzunca, iki kile tohumluk (yaklaşık yüz kg) alan bir koyağı tarla etmeye karar verdiler.

Ailecek önce koyağın içindeki gevenleri, çekmeleri ve diğer yabani otları temizlediler. Sonra bir tezgeneyle çakılları kenara yığdılar. Bu şekilde koyağın kenarı taşlarla dolmasına rağmen hala kırmızı toprak tam olarak yüzeye çıkmamıştı. Tarlanın ortasına, kalan taşları topladıklarında kocaman bir çakıl omağı oluşmuştu. Bu çakıl omağı ayrıca serçelere de bir yuva yeri teşkil ediyordu.

Mehmet tarlasından birkaç harman aldıktan sonra aniden vefat etti.

Emine Hanım en büyükleri 12 yaşında olan beş çocukla kalmıştı. Ölmez Anaları Ermenek’teki sahibine geri verdi. Kendilerinde sadece bir eşek, birkaç keçi ve bir çift sığır kalmıştı.

Kırdaki bu tarlayı ömür boyu işlediler ve kışlıklarını yapacak buğdaylarını buradan elde ettiler. Tarla torunlarının torunlarına geçmişti.

Yıl 1960

Ermenek’ten göç son hızıyla sürüyordu.

Şehirlerde sanayi işi bulanlar artık sılayı terk etmeye başladılar. En başta da köyden biraz uzakta olan yayla arazilerini bıraktılar. Geride kalan yaşlı ana babalar gidip gelemediler. Bu durum sürdü gitti.

Yaylalardaki arazileri Yörükler tarafından işlenmeye başlandı. Artık kendi topraklarına bile varmaya cesaretleri yoktu. Arada bazı kanayaklılar ve başka tarlası olmayan aileler kırları hala ekmeye devam ediyordu.

Yıl 2011

Çocuklarının en büyüğü kapının önünde oynuyordu.

Gıcırdık kapıdan, ev sahibi! Kimse yok mu? Diyen birisini gördü. Elinde bir tomar kâğıt tutuyordu.

Çocuk hemen içeriye koşarak ana, ana! Diye bağırdı.

Buyur guzum, de bakiyim ne var? Dedi.

Dışarıda bir amca var ana, seni çağırıyor.

Önünde beş çocuğuna sabah yemeği için hazırlayacağı biccilerin hamurunu yoğuruyordu. Hemen acele hamurları ellerinden çırptı, yazmasını çenesinin altından bağladı, yenlerini bileğine kadar indirdi ve dışarıya çıktı.

Gelen bir postacıydı, Sultan Hanıma elindeki tomardan ismi yazılı olanı çıkarıp uzattı.

Sultan Hanım şaşırmıştı.

Ne bu amca? Dedi.

Postacı, Orman işletmesi size bir tebligat göndermiş, orman arazisine ekin ekmişsiniz, bir de başına ev yapmışsınız, dedi ve döndü.

İçeriye dönüp zarfı açtıklarında orman arazisini işgal cezaları ve keliflerinde oturmaları karşılığı kira bedelleri yazılı, bir tutanak cetveli ile karşılaştılar. Cetvelin sonunda çıkan büyük meblağın ödenmesi için tarih bile verilmişti.  

Sultan Hanım beş çocuğuna bakmaya çalıştığı tek tarlasının elinden çıkacağını hiç akıl etmemişti.

Oysa yakında ekinlerini dermeye gidecekler, onları her yıl olduğu gibi kuyrukkakanlar, Kır serçeleri ve Gök güdükler sevinç çığlıklarıyla karşılayacaktı.