Müslümanlarda Hodkâmlık Hastalığı

Hodkâmlık: Hod Farsçada kendi, gam ise Arapçada düşünmek, keder manalarında olup ikisi birden kendini düşünmek, karşıdakileri düşünmemek, sadece kendi hakkını savunmak, kardeşlerinin ve diğer insanların özellikle aynı meslekte olanların iyiliğini istememek manasına gelir.
 
Bu ahlak İslam’da ahlak-ı zemime denen kötü huyların en önde gelenidir. Zira burada benlik ön plandadır bu ise şeytani bir kelime olup onun cennetten ve ebediyen rahmetten kovularak recmedilmesine neden olmuştur.
 
Asr-ı saadet dediğimiz mutluluk asrında yani peygamberimizin a.s. zamanında Müslümanlar bu ahlaktan âri idiler zira başlarında Allah’ın elçisi vardı, onları en ufak hatalarında uyararak doğruya sevk ediyordu. Mesela yüce rehberimiz Tebük savaşına bir siyahi azatlı köleyi başkomutan dikince itirazlar olmuş ve Rasülüllahın “başınıza dikilen âmiriniz bir siyahi köle de olsa itaat edeceksiniz” buyurarak kararını sürdürmüştür. Bu arada efendimiz vefat etmiş, Medine dışında bekleyen Tebük ordusu yeni halife hazreti Ebubekir’den yeni bir komutan atamasını bekliyorlardı o ise “Ben Rasülüllahın atadığı bir komutanı görevden alamam” dedi ve Tebük savaşına siyahi bir azatlı köle olan Usame bin Zeydi r.a. tekrar tayin etti.   
 
Tarih boyunca İslam cemaatinden ayrılan tüm fertlerin sonu hüsran olmuştur. Bu tür kötü huylardan uzaklaştırmak için sonraki yüzyıllarda tasavvuf okulları ortaya çıkmış ve hodkâmlık illetini tedaviye çalışmışlardır. Nefsin öldürülmesini gaye edinen tasavvuf okulları çeşitli tarikatlarla gerçek mümin yetiştirme görevini yüzyıllarca sürdürmüşlerdir. 
 
Zaman zaman bu okullarda da aşırılıklar yaşanmış, tevhidi zedeleyen sözler ve davranışlar görülmeye başlanmıştır. Tarihte nice hakiki mümin ve ileri derecede velayet makamını ihraz edenler elfaz-ı küfür yani imandan çıkmayı gerektiren sözler sarf etmelerine rağmen bunlar diğer İslam âlim ve mütefekkirleri tarafından çeşitli yorum ve tevillerle örtülmüş ve örtülmeye çalışılmıştır. Buna rağmen İslam’ın ana metinlerine aykırı ve zahirende olsa küfrü gerektiren söz ve hareketlerin cezası zamanın halifeleri tarafından gerektiği gibi verilmiştir.
 
Ya zamanımızda neler oluyor?
Hicretin 14. Yüzyılında başsız kalan Müslümanlar yerel ve bölgesel başkanlar ve imamlar etrafında kümelenmişler ve tarikatlar ve tasavvuf bu devirde de eskisinden daha rayiç bir duruma gelmiştir. Her İslam ülkesinde birden çok imam ve rehber ortaya çıkmış ve Müslümanları yalnızlıktan ve başıbozukluktan kurtarmak için harekete geçmişlerdir. İçlerinde bulundukları devir gereği laik ve maddeci düzenlerle amansız bir mücadeleye girişmişler ve artık dünya üzerinde Müslümanlarında olduğunu duyuracak kadar terakki ve teali etmişlerdir.
 
Ancak burada da hodkâmlık hastalığı nüksetmiş ve her mürit kendisinin en doğru ve tavizsiz bir yolda olduğuna, her tarikat ve cemaat da kendilerinin dünya için olmazsa olmaz olduklarına kani olmuşlar ve karşıdakilere yani öz kardeşlerine gereksiz bir mücadeleye girişmişlerdir. Burada cemaat ve tasavvuf bazında en büyük hastalık olan enaniyet ön plana çıkmıştır. O zaman nerede kaldı tasavvufun nefsi öldürme gayesi? Tam tersine nefis öyle beslenmiştir ki karşı tarikat ve ya ekol bir başarıya imza atarsa karınları hasetlikten sıkılmaya başlamış İslam düşmanlarının sarıldıkları delillere sarılarak onlara karşı mücadeleye girişmişlerdir.
 
İş o hale gelmiştir ki Müslümanlarda gelişen gurup ve hizip taassubu sahiplerini “biz olmayacaksak kimse olmasın” der hale getirmiş hatta başka bir İslami hizmet camiasının başarısını kıskanarak İslam dışı kıskaçları alkışlayacak hale gelmişlerdir.
 
Zamanımız İslam âlimlerinden birisinin şu sözü bu konuda yani bizim nefsani hastalıklarımız hususunda binlerce sayfa yazacak içeriğe sahiptir: “Müslümanlar ihlasla çalıştıktan sonra mutlaka başaracaklar ve hak davalarını en yükseğe çıkaracaklardır. Benim korktuğum, bu başarının bölüşülmesi sırasında olabilecekler hakkındadır"
 
Bizler başarıya kısmen yaklaştığımız şu anda bile Türkiye de faaliyet gösteren İslami ekollerin birçoğunun (kendisini ehl-i sünnet ve’l-cemaatin tavizsiz savunucusu sananların) bile kendi aralarında birbirlerini nasıl gammazladıklarını ve birbirlerini düşman kardeş ilan ettiklerini esefle ve esefle izliyoruz. Allah bizlere hidayet nasip eylesin.
 
Kur’an-ı kerimde bir Müslümanın diğer Müslümanlar hakkında ne düşüneceğini âmir olan ayet-i kerimeyle noktalayalım: “Onlardan sonra gelenler ise şöyle derler: “Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla. Kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin tutturma! Ey Rabbimiz! Şüphesiz sen çok esirgeyicisin, çok merhametlisin.” (Haşr-10)